Cumartesi

Her Anınızda Kuran Ahlakına Göre Hareket Etmeyi Sakın Unutmayın

  • Daima vicdanınızın sesini dinleyerek hareket etmeyi,
  • Kendiniz, yakınlarınız aleyhinde de olsa daima adaletli olmayı,
  • Hoşgörülü ve bağışlayıcı olmayı,
  • Müminlere karşı şefkatli ve merhametli olmayı,
  • Büyüklenmekten sakınmayı,
  • Selama en güzel şekilde karşılık vermeyi,
  • Öfkenizi yenmeyi,
  • Çok iyi bildiğiniz bir konu bile olsa tartışmacı bir üsluptan sakınmayı,
  • İnsanlara gösteriş yapmaktan kaçınmayı,
  • Üstünlükteki tek ölçünün takva olduğunu,
  • Nefsin daima kötülüğü emrettiğini,
  • Her an bir hayır peşinde olmayı,
  • Allah'tan gücünüzün yettiği kadar korkmayı,
  • Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu herşeyin üzerinde tutmayı,
  • Yalnızca Allah'tan korkup sakınmamız gerektiğini,
  • İyiliği emredip kötülükten sakındırmayı,
  • Bir kimsenin başka birinin günahını yüklenemeyeceğini,
  • Allah'ın kibirlenerek övünenleri sevmediğini,
  • Namazlara titizlik göstermeyi,
  • Her işinizde Allah'a yönelip dönmeyi,
  • Sahibinizin Allah olduğunu ve tüm bunları O’nu razı etmek için yaptığınızı…

...sakın unutmayın.

Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 49. sayı (Temmuz 2008) 27. sayfada yayınlanmıştır.

Cennete Yalnızca Salih Müminlerin Gireceğini Sakın Unutmayın

  • Allah'ın cenneti müminler için özel olarak yarattığını,
  • Tüm yaşamları boyunca Allah'ın rızası için yaşamış olan kamil iman sahiplerine cennetin verileceğini,
  • Cennet için sevinip müjdeleşmeyi,
  • Müminlerin cennette ebedi olarak kalacaklarını,
  • Cennette meleklerin müminleri en güzel şekilde karşılayacaklarını,
  • Her nereye bakılırsa büyük bir nimet ve büyük bir mülk görüleceğini,
  • Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı herşeyin olduğunu,
  • Hiç kimsenin hiçbir şeyle zulme uğratılmayacağını,
  • Rabbimiz'in ödül olarak parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vereceğini,
  • Göğüslerde kinden yana ne varsa çekilip alınacağını,
  • Cennet ehline hiçbir yorgunluğun dokunmayacağını,
  • Müminlere cennette hiçbir korkunun olmadığını ve mahzun olmayacaklarını,
  • Allah'ın hüznü giderip yok ettiğini,
  • Cennette yepyeni bir inşa ile yeniden yaratılacağımızı,
  • Cennette Allah’ın sözlü bir selam olduğunu,
  • Cennette Allah’tan bir rahmet olarak sürekli bir sağlık, huzur ve güven ortamının hakim olacağını,
  • Cennette tüm nimetlerin de üzerinde Yüce Allah’ın rızası ve hoşnutluğunun olduğunu......

Cuma

Allah Rızası

Müslümanlarla diğer insanlar arasındaki fark nedir? Bu soruya Müslüman olmayanlardan farklı cevaplar gelebilir. Onlar, Müslümanlarla aralarında kültürel ve ahlaki bazı ayrılıklar olduğunu söyleyebilirler. Müslümanların "dünya görüşü"nün farklı olduğunu, onların bazı "değer"lere inandıklarını, kendilerinin ise bu "değer"leri kabul etmediklerini öne sürebilirler. Müslümanların kendilerinden "ideolojik" farklılıklar taşıdıklarını belirtebilirler.

Ama aslında bu söyledikleri, yalnızca temel bir farklılığın sonuçları olarak ortaya çıkmış ve yalnızca "gözle görülür" özellik taşıyan bazı farklılıklardır. Onlar, Müslümanların gerçekte kendilerinden ne yönde farklı olduklarını çoğunlukla anlayamazlar. (Zaten bu farkı anlamamış oldukları için Müslüman değildirler.)

Müslüman, Allah'ın, dinine bağlananlara verdiği bir isimdir. Kuran'da tarif edilen Müslümanları diğer insanlardan ayıran temel fark, bu insanların Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmalarıdır. Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmektedir:

“De ki: Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? ' Onlar: Allah ' diyeceklerdir. Öyleyse de ki: Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz?” (Yunus Suresi, 31–32)

Allah'ın büyüklüğünü kavramak O ' na sadece sözle tasdik etmekten ibaret değildir. Müslümanlar Allah'ın varlığının ve büyüklüğünün farkına varan, O'ndan "korkup-sakınan" ve hayatlarını farkına vardıkları bu büyük gerçeğe göre düzenleyen insanlardır. Diğerleri ise, ya Allah'ı inkar edenler, ya da Allah'ın varlığını üstteki ayette tarif edilen kişi gibi bir tarzda tasdik etmesine rağmen Allah'tan "korkup-sakınmayanlar"dır.

Bu özellikteki insanların yaşamları, kendilerini yaratmış olan Allah'ın farkında olmadan kurulmuş yaşamlardır. Bunlar hayatlarının, kim tarafından, nasıl ve neden başlatıldığını gözardı ederler. Kendi zihinlerinde, Allah'a ve O'nun dininde yeri olmayan yeni bir hayat kurmaya çalışırlar. Kuran'da ise, böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığı, yıkımla bitmeye mahkum olduğu şu hikmetli benzetmeyle anlatılır:

“Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.” (Tevbe Suresi, 109)

Ayette de haber verildiği gibi, Kuran'da tarif edilen şekilde bir imana sahip olmayanların hayattaki tek amaçları "bu dünya"da mutluluğu ve rahatlığı elde etmektir. Bu insanların çoğu, kendine "zengin olmak" gibi bir hedef belirler. Bu hedefine ulaşmak için elinden geleni yapacak, tüm fiziki ve beyinsel gücünü zengin olmak için kullanacaktır. Kimisi de hayattaki amacını "itibar sahibi ve ünlü bir insan olmak" olarak saptar. Bunu elde etmek için de elinden gelen herşeyi yapar. Örneğin ünlü bir yazar olup, "saygın" bir insan haline gelebilmek için elindeki bütün imkanları kullanır, fedakarlıklara katlanır. Ama bunların hepsi, ölümle birlikte yok olacak boş hedeflerden başka bir şey değildir. Hatta birçoğu henüz hayattayken de kaybedilebilir.

Ölüm Bir Başlangıçtır

Oysa mümin, Allah'ın varlığının ve gücünün farkındadır. Allah'ın onu niçin yarattığını ve ondan neler istediğini bilir. Bu sayede -diğer insanlar için kesin bir yıkımdan başka bir şey olmayan- ölümün de sırrını çözer: Ölüm bir yokoluş değil, asıl hayata geçiş aşamasıdır. (Harun Yahya, Allah İçin Yaşamak) Müslüman olmayanlar, hayatlarının tesadüfen ve "kendi kendine" oluştuğunu sandıkları gibi, hayatlarını bitiren ölümün de "kendi kendine" oluşan bir "kaza" olduğunu düşünürler. Oysa hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah'tır. Bir tesadüf ya da kaza olmayan ölümü Allah özel olarak yaratır, ölüm zamanı ve yeri belirlenmiş bir olaydır.

İşte mümin de, Allah'ın herşeye hakim olduğunu bilen ve ölümün bir son değil, asıl hayata (ahiret) geçiş aşaması olduğunu kavrayan insandır. Bu gerçeklerin farkındayken de, elbette diğerleri gibi hayatını "yıkılacak bir yarın kenarına" kurmaz. Hayatın, ölümün ve ölüm-sonrası gerçek hayatın asıl sahibinin kim olduğunu ve kim tarafından yaratıldığını bildiği için, Allah'a yönelir. Parayı, makam ve mevkiyi, fiziki güzelliği Allah ' ın yarattığını bilir. Bunlar ancak, Allah'ın koyduğu kurallar sayesinde kısa bir süre işleyecek olan "sebep"lerdir.

Allah'ın yaratmış olduğu sistemin anahtarı ise Allah'ın rızasıdır. Çünkü Allah sadece rızasına uyanları doğru yola iletecektir. Bu sırrı haber veren ayette şöyle buyrulmaktadır:

“Allah, rızasına uyanları bununla Kuran'la kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir.” (Maide Suresi, 16)

Müslüman, Allah'ın rızasını aradığı için Müslümandır. İman eden bir kişiyi, diğer insanlardan ayıran en önemli fark buradadır. Müslümanlar, dini Allah'ın rızasını kazanmak için izlenecek bir yol olarak görürler ve bunun için çalışırlar.

Bu makale, Mercek Dergisi 16. sayı (Ekim 2002) 10. sayfada yayınlanmıştır.

Hayatınızı Neye Göre Belirliyorsunuz?

Bazı insanlar hayatı kendi belirledikleri kurallar doğrultusunda yaşarlar. Bu kişiler nefislerinin o anki istekleri doğrultusunda, kolaylıkla bu kurallarından tavizler verebilmektedirler. Bu insanların hayatlarına yön veren, kişiliklerinde süreklilik göstermelerini sağlayan mutlak olarak doğru olduğuna inandıkları bir yol göstericileri yoktur. Bundan dolayı kişilikleri zaman zaman değişkenlik gösterebilmektedir. Tavırlarında belirli bir istikrardan bahsedebilmek mümkün olmaz. Bu kimselerin tavırlarındaki değişkenliği belirleyen güç genellikle nefisleridir.

Nefislerinin İsteklerinin Peşinden Gidenler

Allah Kuran'da nefislerin bencil tutkulara yatkın olarak yaratıldığını bildirmektedir. İnsan eğer nefsinin kendisini yönlendirmesine izin verecek olursa, tüm tavırları bu bencil tutkuları doğrultusunda şekillenecektir. Bu bencil tutkular ise sabit, tutarlı ve dengeli bir kişilik sergilemesini etkileyecektir. İnsan nefsinin telkinleri sonucunda bir anda öfkelenebilecek, duygusallaşabilecek, küsüp darılabilecek, kıskançlık hissine kapılabilecek ve bunlara bağlı olarak da ani kararlar alabilecektir. Dolayısıyla kişiliği, çevresindeki insanlar için her zaman bir sürpriz olacaktır. Bir anı bir diğer anına uymayacaktır. Her an ruh hali, düşünceleri, duyguları, kararları ve bakış açısı değişebilecektir. Böyle bir insan ise, tutarsız ve dengesiz davranışlarıyla her zaman için çevresindeki insanlar üzerinde tedirginlik ve güvensizlik hissi oluşturacaktır.

Bu kişilik yapısına, dinden uzak yaşayan toplumlarda sık olarak rastlamak mümkündür. Bu karakteri taşıyan insanlar Kuran ahlakının kazandırdığı bakış açısından uzak oldukları için, cahiliye tavırlarının tüm hayatlarını yönlendirmesine izin verirler. Bu da onları akılcılıktan uzaklaştırır ve bazı dengesiz tavırlar içerisine sürükler. Böyle bir durumda Müslüman'ın rehberi ise Kuran'dır. Allah Kuran'da nefsin kişiyi daima kötülüğe çağıracağı ve şeytanın da insanı tutarsızlığa, akılsızca hareket etmeye ve hırslarının, tutkularının gerektirdiği şekilde hareket etmeye zorlayacağı konusunda insanları uyarmıştır. Tüm bunlara karşılık, kendisine Kuran'ı rehber edinen, vicdanının sesi doğrultusunda hareket eden insanların ise, ideal bir kişilik kazanacaklarını, hem dünyada hem ahirette üstün konuma geleceklerini hatırlatmıştır.

İman eden kişi Allah'ın gösterdiği yola uyması sebebiyle bu güçlü ve üstün kişiliği kazanmıştır. Rehberi Kuran olduğu için olaylar karşında göstereceği tavırlar, vereceği tepkiler hep İslam ahlakına göre olur.

Bu da ona itidalli ve dengeli bir kişilik kazandırır. Nasıl hareket edeceği, olayları hangi bakış açısıyla, nasıl bir mantık örgüsüyle değerlendireceği çevresindekiler için hiçbir zaman sürpriz olmaz. Aklı, vicdanı, tavırları, konuşmaları hep Kuran ahlakının getirdiği istikrarı yansıtır. Bundan dolayı da güvenilir bir karaktere sahiptir.

Duygularıyla Hareket Edenler

Duygusallık, din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda çok olumsuz bir tavır olarak algılanmaz. Hatta duygusallığın aslında her insanın karakterinde az çok olması gereken önemli bir özellik olduğuna inanılır. Bu düşünceye göre duygusallığın neden olduğu tavırlar, yaşanması gereken insani duygulardır. Bu nedenle duygusallıktan kaynaklanan alınma, yakınma, darılma, ağlama, içine kapanma, durgunluk, kıskançlık, kızgınlık ' gibi tavır bozukluklarının, insanın içinden gelen duygular ' olduğu öne sürülerek olabildiğince teşvik edilir.

Oysa bu kanaat tümüyle yanlıştır. Cahiliye ahlakında yaygın olarak yaşanan duygusallık, insanın zayıf bir kişilik göstermesine neden olur. Kişi olaylar karşısında, duygularının kendisini yönlendirmesiyle hareket ettiği için akılcılıktan büyük ölçüde uzaklaşır. Mantıklı ve doğru düşünemeyecek, isabetli çıkarımlar yapamayacak hale gelir.

Mümin ise tüm hayatına ve kişiliğine Kuran ahlakı hakim olduğu için, nefsin bu özelliği ve ona karşı nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği konusunda en doğru bilgilere sahiptir. Duygusallığın, insanın aklını perdelediğini, doğru düşünebilmesini, gerçekleri olduğu gibi görebilmesini engellediğini, insanı zayıf, dirençsiz ve güçsüz hale getirdiğini bilir. Ayrıca cahiliye ahlakının getirdiği bu zayıf karakterle özdeşleşen duygusallaşmak, üzüntüye kapılmak, ağlamak, söylenmek, öfkelenmek, kıskançlığa kapılmak, içine kapanmak gibi tavırların, iman sahibi bir insanın karakteriyle bağdaşmayacak özellikler olduğunun da şuurundadır. Çünkü tüm bu tavırlar, Allah'ın beğenmediği ve sakınılması gereken davranışlardır.

Bu olumsuz tavırların her biri, bazı kişilerin temeldeki bazı inanç bozukluklarından ve birtakım gerçeklerin yeteri kadar şuuruna varılamamış olunmasından kaynaklanmaktadır. Kolaylıkla hüzne kapılan, ağlayan, öfkesine yenik düşen, kıskançlığa kapılan, durgunlaşıp sessizleşen, içlerine kapanan insanlar, Allah'ın gücünün, herşeyi hayır, hikmet ve adaletle yarattığının, istediği an istediği herşeyi gerçekleştirebileceğinin, insanların dualarına karşılık vereceğinin bilincinde değillerdir. Olaylar karşısındaki tüm üzüntüleri, öfkeleri, kıskançlıkları hep bu bakış açısındaki yanlışlıklardan ve inanç bozukluklarından kaynaklanmaktadır.

Güçlü Allah Sevgisi

Allah'a gönülden bir bağlılık, içten bir teslimiyet, her olayın Allah'ın kontrolünde olduğunu bilerek, herşeyi hayır gözüyle değerlendirmek, insanın duygularına kapılıp olumsuz tavırlarda bulunmasını engeller. İman eden bir insan Allah'a olan güçlü sevgisi ve derin Allah korkusu nedeniyle duygusallığın neden olabileceği tüm tavır bozukluklarından titizlikle sakınır. Allah'ın Kuran'da bildirdiği şekilde, tüm tavırlarıyla, kişiliğiyle, yüksek ahlakıyla insanlara örnek olmayı hedefleyen bir insandır. (Furkan Suresi, 74) Bu da ona hiçbir olay karşısında yıkılmayan güçlü bir kişilik kazandırır.

Müminler tüm hayatlarını Kuran ahlakına uygun olarak düzenlerler. Cahiliye ahlakında yaygın olarak görülen tavır bozukluklarından sakınıp güçlü bir kişilik sergilemenin, tüm insanlar için güzel bir örnek olacağını bilir, bu şuur ve sorumluluk bilinciyle hareket ederler. Allah'ın Kuran'da, "... Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından ' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Haşr Suresi, 9) ayetiyle bildirdiği gibi, nefislerini kötülüklerden arındırmak için çalışırlar. Bu çabalarına karşılık Allah onları dünyada ve ahirette nimete, huzura kavuşturacağını ve mutluluğu en güzel şekilde yaşayacaklarını müjdelemektedir.

Bu makale, Mercek Dergisi 23. sayı (Mayıs 2003) 8. sayfada yayınlanmıştır.

Allah'ın Emir ve Yasaklarını Gözardı Etmemek

Birçok toplumda yaygın olan çarpık bir din anlayışı vardır. Buna göre, öncelikli görülen hükümler ihmal edilince vicdani bir rahatsızlık duyulmakta ancak Kuran'da yer almasına rağmen, aynı derecede titizlik gösterilmeyen emir ve yasaklar ihmal edilince, kişi hiçbir rahatsızlık hissetmeyebilmektedir.

Günümüzde insanların birçoğu, Kuran ayetlerinin bir kısmını yerine getirirken bir bölümünü gözardı etmeyi -büyük bir yanılgıyla- yeterli görebilmektedirler. Çoğu zaman da iman etmedikleri halde yerine getirdikleri bu ibadetleri içinde bulundukları toplumsal değer yargıları nedeniyle yapmaktadırlar.

Örneğin bir kimse toplum baskısıyla zina veya hırsızlık gibi Kuran'da da yasaklanan eylemleri yapmıyor olabilir. Ancak bu kişi hiçbir sakınca görmeden başkaları hakkında dedikodu yapıyor, müminlere iftira atabiliyor ya da yapmayacağı bir şeyi söylüyor olabilir. Bu durumda söz konusu kimsenin Kuran'da anlatılan İslam ahlakını tam olarak yaşadığı söylenemez. Çünkü içinde bulunduğu inanış şekli aslında toplumun çeşitli örf ve adetlerinden derlenmiş, arasına biraz da İslami motifler katılmış bir "gelenekler dini" olabilir.

Bu insanların düştükleri en büyük hata, Allah'ın Kuran'da bildirdiği hükümlerden birkaçını yerine getiriyor olmalarından dolayı kendilerini yeterli görmeleridir. Genellikle yanlış inanışa sahip olabileceklerine ihtimal dahi vermedikleri için, Kuran ahlakını uygulama konusunda kendilerinden son derece emindirler. Elbette ki Allah katında Rabbimiz'in rızası hedeflenerek yapılan her bir ibadetin karşılığı vardır. Ancak gözardı edilerek bir kenara bırakılanların da büyük sorumluluğu olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Namazını kılan, orucunu tutan bir kimse eğer tüm bunları samimiyetle yapıyorsa Allah'ın izniyle ahirette yaptıklarının karşılığını alacaktır. Ama Kuran'daki diğer hükümleri bile bile önemsemiyor ve yerine getirmiyorsa, bu durumda yaptığı ibadetlerin de boşa gitme ihtimali olabilir. Sonsuz merhamet sahibi olan Allah tüm müminleri Kuran ayetleriyle bu tehlikeye karşı uyarmış ve atalarından kalan, geleneklerle şekillenen ve cahilce yorumlara dayanan bu çarpık anlayışı terk etmeye davet etmiştir. Yüce Allah'ın kullarını uyardığı ayetlerden biri şöyledir:

"Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar" Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?" (Maide Suresi, 50)

Ancak Allah'ın Kuran'da, "Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ayetiyle de bildirdiği gibi kimi insanlar, bu konuda uyarıldıkları ve doğru yol kendilerine gösterildiği halde yine de yaşadıkları bu geleneksel din anlayışında ısrarcı davranabilmektedirler.

Böyle bir düşünceye sahip insanlar genellikle Allah'ın hükümleri arasında kendilerince bir önem ve öncelik sıralaması yapmışlardır. Hatta kimi hükümleri de tamamen hayatlarından çıkararak bir kenara bırakmışlardır. Birçok toplumda yaygın olan bu çarpık din anlayışı, yüzyılların birikimi olan bir gelenekler dizisi şeklinde, nesilden nesile aktarılarak günümüze dek ulaşmıştır. Bu yaygın dine göre, öncelikli görülen hükümler ihmal edilince vicdani bir rahatsızlık duyulabilir. Ancak Kuran'da yer almasına rağmen, aynı derecede titizlik gösterilmeyen emir ve yasaklar ihmal edilince, kişi hiçbir rahatsızlık hissetmez. Kuran'da farz olduğu açıkça bildirilen birçok konu, "yaparsan sevaptır, yapmazsan da bir şey olmaz" şeklinde çarpık bir anlayışla değerlendirilir. Sakınılması gereken yasaklar ise, "Allah affeder" gibi bir düşünceyle rahatlıkla gözardı edilebilir. Oysa Kuran ayetlerinde böyle bir ölçüden bahsedilmemektedir. Namaz, oruç gibi ibadetler nasıl Allah'ın kesin emirleriyse, Kuran'da bildirilen diğer emir ve yasaklar da aynı şekilde tüm müminlerin uymaları gereken kesin hükümlerdir.

İnsanların ibadetlerini bilerek gözardı etmelerinin dışında diğer önemli konu da, bu ibadetleri unutmalarıdır, ancak müminlerin en önemli görevi gündelik yaşamın karmaşası içinde kendini olayların akışına kaptırarak gerçek amacını unutmamak ve Allah'a kul olmanın verdiği bilinçle, Allah'ın Kuran'da bildirdiği emir ve tavsiyeleri harfiyen yerine getirmektir. İnsan, ulaştığı imani yakınlığı artırmak için sürekli gayret göstermediği takdirde, mevcut durumunu da koruyamayabilir. İmani duyarlılığı ve aklı hızla azalmaya başlayabilir. Önemli olan bu yakınlığı her şartta korumaktır.

Allah rızası için, birçok güçlükleri aşmış, zorlu imtihanlarla karşılaşmış bir kimse bile, tefekkürünü, imandan kaynaklanan şevkini, heyecanını canlı tutmalı, gerçek amacını hatırdan çıkarmamalıdır. Aksi takdirde kişinin vicdanı duyarsız hale gelebilir ve dolayısıyla içine sürüklendiği durumun şuuruna varamayıp, öğüt alamaz bir duruma gelebilir. Ahireti unutup bu geçici dünyaya yönelebilir. Dünyanın geçici süsleri ona Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda Kuran ahlakına göre yaşamaktan daha cazip gelmeye başlar. (Harun Yahya, Kuran'ı Dinlemeyenler) Kendisi'nden korkulmaya yegane layık tek varlık olan Allah, böyle bir tehlikeye karşı müminleri Kuran'da şöyle uyarmıştır:

"De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun resulünden ve O'nun yolunda cehd etmekten (çaba harcamaktan) daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez." (Tevbe Suresi, 24)

Allah korkusuyla hareket eden, kafasında sürekli ahiret düşüncesi bulunan ihlaslı müminler ayette de belirtilen dünyanın aldatıcılığına kendilerini kaptırmazlar:

"(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar." (Nur Suresi, 37)
Bu makale, Mercek Dergisi 26. sayı (Ağustos 2003) 30. sayfada yayınlanmıştır.

İslam, Güzellik ve Kolaylıktır

Günümüz toplumlarında insanların bir bölümü din ahlakından uzak bir yaşam sürmektedirler. Çünkü toplum genelinde, güzel ahlakın yaşanmasının zor olduğu şeklinde yanlış bir kanı hakimdir.

Aslında insanların çoğunluğunun böyle yanlış bir bakış açısına sahip olmalarının temelinde Kuran'ı tam olarak bilmemeleri ve din hakkında duydukları hurafelerle gerçek İslam'ı ayırt edememeleri yatmaktadır. Öncelikle Allah'ın Kuran'da insanlara yaşamaları için tarif etmiş olduğu ahlak insanların fıtratlarına en uygun olan yaşam şeklidir. İnsanı yaratan da dini yaratan da Allah'tır. İnsanın gücünün sınırlarını, nefsini, ruhunu en iyi bilen Allah, insanlar için en kolay olan dini indirmiştir. Bu kesin bir gerçektir. Allah insanları din fıtratı üzerine yaratmıştır. Bir insanın dünyada huzur bulacağı tek model, İslam ahlakını tam anlamıyla yaşamaktır. Kuran'da insanların din ahlakını kolaylıkla yaşayabilecekleri şu ayetle bildirilmektedir:
"O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi.)" (Hac Suresi, 78)

Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi Kuran ahlakını yaşamak son derece kolaydır. Çünkü dinin özünde güzel ahlaklı olmak vardır. İnsanın ruhuna en çok zevk veren hal güzel ahlaktır. Her insan dürüstlükten, samimiyetten, şefkatten, merhametten, güzel sözden, tevazudan ve yumuşak başlılıktan hoşlanır. Vefasızlık, sadakatsizlik, yalan, kötü söz, ikiyüzlülük ve kibir her insanın canını yakar. İnsanın bahsettiğimiz bu güzel hasletleri yaşaması ve bunda sebat gösterebilmesi ancak vicdanına uymasıyla mümkün olur. Bir kişinin ömrünün sonuna kadar vicdanının emrinden çıkmaması ise ancak Allah korkusunu gereği gibi yaşamasıyla mümkündür.

Ayrıca din ahlakını yaşamak kişiyi sosyal hayattan, güzelliklerden, sanattan ve estetikten alıkoymaz, aksine daha çok zevk alır hale getirir. Vicdanları mutmain olan müminler, vicdanlarında hiç bir sıkıntı hissetmemenin rahatlığıyla çok hoşsohbet, neşeli ve dışadönük insanlar olurlar. Sanattan, güzellikten, estetikten ve Allah'ın bu dünyada tüm insanlar için, ahirette ise sadece müminler için yaratmış olduğu nimetlerden büyük bir zevk alırlar. Güzel bir mekandan etkileyici sanat eserlerine, rengarenk çiçeklerden birbirinden lezzetli meyvelere kadar herşeyin kendilerine Allah tarafından verilmiş nimetler olduğunu bilir ve bundan büyük haz duyarlar. Ayrıca her şeye sahip olmak hırsıyla dünyaya bağlanmayıp, herşeyin gerçek sahibinin Allah olduğunun bilinciyle davrandıklarından, sahip olduklarını kaybetme konusunda endişeye kapılmaz, tevekkülsüzlük yapmazlar. Bu da, onların nimetleri daha büyük bir zevkle yaşamalarını sağlar.

Bununla birlikte müminler, Allah'ın sanatını görmenin bilinciyle de güzellikten çok büyük zevk alır ve bulundukları ortamı yine bu bilinçle güzelleştirirler. Tüm sanatsal değerler müminler için kıymetlidir. Üstelik müminlerin estetik anlayışı çok gelişmiştir. Nitekim Hz. Süleyman'ın hayatı da bunun en güzel örneklerinden birini teşkil etmektedir. Bilindiği gibi, Hz. Süleyman'ın Sarayının ihtişamı ve güzelliği nesiller boyunca hayranlıkla anılmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi de Şualar isimli eserinde insanların kolay ve güzel bir yaşama ancak samimi olarak dini yaşadıklarında kavuşabileceklerini şu sözleriyle dile getirmektedir:

"İman ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakim ve kolaydır. Ve küfür ve inkâr yolları gayet uzun ve müşkilâtlı ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevk edilen bu kâinatta, elbette şirk ve küfrün hakikatları olamaz ve İman ve tevhidin hakikatları, bu kâinata güneş gibi lâzım ve vâcibdir.” (Şualar, Sf.490)
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 29. sayı (Kasım 2006) 16. sayfada yayınlanmıştır.

Kurtuluşa Giden Yol: Temiz Akıl Sahibi Olmak

Temiz akıl sahibi olmak; derin düşünebilmeyi, incelikleri kavrayabilmeyi, hikmetli konuşabilmeyi, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edebilmeyi, olaylar hakkında muhakeme yapabilmeyi, isabetli kararlar alabilmeyi ve hayırları görebilmeyi ifade eder. Vicdanının sesini dinleyerek Allah'a yönelen her insan, kısa sürede temiz bir akla sahip olabilir. Bunun için yapılması gereken, Allah'a samimiyetle iman etmek, O'ndan gereği gibi korkmak ve Rabbimiz'in istediği gibi bir yaşam sürmektir. Bu samimi iman, insana akıl kazandırır.

Allah'tan Çok Korkmak

Akıl, insanın hayatının sonuna kadar gelişebilen bir özelliktir. Bu ise tamamen Allah korkusu ve vicdanı güçlendirme ile bağlantılıdır. Allah bir ayetinde "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin…" (Teğabün Suresi, 16) hükmüyle inananlara güçlerinin yettiği kadar Kendisi'nden korkup sakınmalarını emretmiştir. İnsan bu nedenle hiçbir zaman Allah korkusunu yeterli görmemelidir. Sürekli olarak kendisini Allah'a daha da yakınlaştıracak yollar aramalı ve vicdanını sonuna kadar kullanmalıdır. Yüce Allah, samimiyet ve Kendi rızasını kazanmak için gösterilen ciddi çaba oranında müminlere verdiği anlayışı artırabilir ve sahip oldukları "doğruyu yanlıştan ayırma güçlerini" geliştirebilir. Bu, Allah'ın iman edenlere olan bir desteği ve Kuran'ın önemli bir sırrıdır. İnsan elindeki bu imkanı en iyi şekilde kullanarak, aklın dünyada ve ahirette sağladığı ayrıcalıkları kazanma imkanını elde edebilir.

Kuran'ı Rehber Edinmek

Bir insanın imanın kazandırdığı derin akla ve kavrama kabiliyetine sahip olabilmesi için öncelikle düşünmesi gereken konular vardır. Dünyaya geliş amacı, bir gün hayatının ölümle bitecek olması ve Yüce Allah'ın bir çınar ağacını bile yüzlerce yıl yaşatırken insanlara ortalama 60-70 yıl ömür vermesinin altında yatan sebepler, düşünmesi gereken konuların başında gelir. İşte Kuran, insanın düşünmesi gereken tüm bu soruların kapısını açacak olan anahtardır. Çünkü Rabbimiz'in kullarına Kendisi'ni tanıttığı, dünya hayatının gerçek amacını, ahireti, güzel ahlakı bildirdiği vahyidir. İnsan Kuran vesilesi ile hatalarını anlayabilir, kesin olarak tevbe edip, hatasını tekrarlamaktan kaçınabilir, Allah'ın büyüklüğünü ve her türlü noksandan münezzeh olduğunu anlayabilir, hayatını O'nun rızasını, rahmetini kazanabilecek biçimde düzenleyebilir, emir ve yasaklarını titizlikle koruyabilir ve gerçek hayat olan ahirette cenneti kazanmayı umabilir.

İnsanın fıtratına uygun olan hayatı yaşaması için aklına ve vicdanına en uygun olan yol da budur. Bu yola uymak insanın aklını ve kavrama gücünü sürekli olarak artırır. Çünkü akıl imanda derinleşmenin doğal bir sonucudur. Yüce Allah, Kuran'ın temiz akıl sahipleri için yol gösterici bir kitap olduğunu bir ayette şöyle bildirir:
"İşte bu (Kur'an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır." (İbrahim Suresi, 52)

Şeytandan Gelen Vesveseleri Teşhis Edebilmek

Şeytanın en önemli özelliği, insana her yönden yanaşarak onu Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışmasıdır. Vesvese de şeytanın insanı boş şeylerle uğraştırmak için fısıldadığı sözler, yanıltmalar, kalbe verdiği kuşkular, boş kuruntular ve huzursuzluk verici düşüncelerdir.

Şeytan, insanın aklına getirdiği Kuran dışı düşüncelerle onun sağlıklı düşünmesini engellemek, onu dünya ve ahiret hayatına zararı dokunacak kuruntulara kaptırmak ister. Ancak Yüce Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi şeytanın hileli düzeni çok zayıftır. (Nisa Suresi, 76) İşte, imanın getirdiği temiz akıl sayesinde müminler, hızlı bir muhakeme gücü ile şeytanın verdiği vesvesenin üstesinden gelirler. Elbette bu, imanın kazandırdığı akledebilme yeteneğinin oluşturduğu doğal bir tepkidir. Nitekim Yüce Allah, müminlerin, şeytanın bu tuzağını iyice düşünerek hemen anlayabileceklerini şöyle bildirmiştir:

(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir..." (Araf Suresi, 201)

Ahirete Kesin Bilgiyle İnanmak

Allah, "Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar." (Bakara Suresi, 4) ayeti ile müminlerin ahirete kesin bir bilgi ile iman etmeleri gerektiğini bildirir. Ahirete kesin bilgiyle inanan bir insan, ölümün kaçınılmaz olduğunu, dünyanın geçici bir yer olduğunu kavrar ve asıl hayatın ahirette olacağını anlar. Ahirette yeniden diriltileceğini ve orada sonsuz olarak yaşayacağını bilen ve cennetin sınırsız nimetlerini düşünen bir insan, bu güzel hayata kavuşabilmek için tüm gücüyle, Allah'ın kendisinden razı olması için çabalar. Dünyanın geçici süslerine ve heveslerine kendini kaptırarak ölümü ve ahireti unutmaz. Ölüm zamanını bilmediğinden daima ölüme hazırlıklı olması gerektiğini düşünür, bunun için Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını titizlikle gözetir, ibadetlerini eksiksiz olarak yerine getirir. Dünyadaki kısa süreli ve geçici nimetler yerine ahiretteki sonsuz nimetleri tercih etmesi, üstün bir akledebilme yeteneğine sahip olduğunu gösterir.

Göklerin ve Yerin Yaratılışı Konusunda Düşünmek

Bir mümin namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerini titizlikle yerine getirmesinin yanı sıra derin bir anlayışa da sahip olur. Kuran'da dikkat çekilen "göklerdeki ve yerdeki" yaratılış delilleri üzerinde derin tefekkür etmek, müminin imanının artmasını, derin bir akla ve kavrayış yeteneğine sahip olmasını sağlar. Çünkü göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin yaratılışı konusunda düşünmek, Allah'ı daha yakından tanımaya, O'nun kudretinin sonsuzluğunu daha iyi kavramaya ve böylece ilim sahibi olmaya vesile olur. Temiz akıl sahibi müminlerin bu özelliği Kuran'da şöyle haber verilir:

"Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Sonuç: Akıl Mümine Büyük Bir Güç Kazandırır

Allah Kuran'da, akıl sahibi müminleri, "Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir." (Zümer Suresi, 18) şeklinde tanımlar. Bu kimseler Allah'ın kendilerine gösterdiği yola tam olarak uydukları, Kuran'da bildirilen hükümleri titizlikle yerine getirdikleri ve vicdanlarına kesin olarak tabi oldukları için, Allah onları akıl gibi büyük bir nimetle ödüllendirmiştir.

Akıl, beraberinde insana pek çok nimetin kapısını aralayan son derece önemli bir özelliktir. Akıllı bir insan bulunduğu her ortamda, yaptığı her hareket ve söylediği her söz ile farklılığını hissettirir. Bu nedenle büyük bir saygı ve hayranlık uyandırır. Akıl doğruyu yanlıştan ayırmayı, hikmetli ve güzel konuşmayı, güzel ahlak göstermeyi, karşılaşılan olaylarda pek çok insanın göremediği detayları görebilmeyi, ince teşhisler yapabilmeyi ve olaylardan en doğru ve en hikmetli sonuçları çıkarabilmeyi sağlar. Tüm bunların yanında akıl, aynı zamanda da kişinin ruhunda, güzelliklerden çok fazla zevk alabilmesini sağlayan bir derinlik oluşturur. Bu nedenle çoğu insanın sıradan karşıladığı ve büyük bir alışkanlıkla baktığı pek çok şeyin ardında gizlenen güzellikleri, akıl sahibi müminler hemen görebilirler. Ancak tüm bunlardan daha da önemlisi, aklın kazandırdığı derin iman ve tevekkül müminlere Allah'ın izniyle cenneti kazandırır. Yüce Allah bir Kuran ayetinde müminleri şöyle müjdelemektedir:

"Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır..." (Tevbe Suresi, 111)
''.(bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur." (Tevbe Suresi, 111)

Derin düşünmenin kazandırdığı iman ve bu imanın artmasıyla gelişen akıl, müminlerin Allah'ı çok daha iyi ve yakından tanımalarını, her an her yerde O'nun tecellilerini görmelerini ve Allah'ın kudretini hakkıyla takdir edebilmelerini sağlar.

Temiz akıl sahibi olmak; her türlü boş düşünceden arınmış, hiç kimseye faydası olmayan gereksiz kuruntulardan ve anlamsız düşüncelerden uzak bir akla sahip olmaktır. Tamamıyla Allah'ın rızasını kazanmak için kullanılan böyle bir akıl, hem dünyada hem ahirette huzur dolu bir yaşam imkanı sağlar.

Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 45. sayı (Mart 2008) 42. sayfada yayınlanmıştır.

İmani Ciddiyetle Düşünmek

İnsan gün içinde dikkatini dağıtacak yüzlerce konuyla karşılaşır. Günlük hayatın karmaşası ve hareketliliği sırasında imanda derinleşmek, ahiretin varlığını daha keskin düşünebilmek ise ancak gerçek iman ile mümkün olur. Özellikle ölümü düşünmek, dünyadaki varlığının Allah'ın kaderde belirlediği bir vakitte son bulacağını ve sonsuz hayata geçişin her an olabileceği gerçeğini kavramak akılda bir netlik oluşturur. Çünkü ölümle birlikte, o güne kadar değer verilen, çok önemli olduğu zannedilen üzerinde uzun zaman harcanan pek çok dünyevi konu anlamını yitirir. Ölümü düşünmenin getirdiği bu imani ciddiyet ile cennet ve cehennemin yakınlığı daha iyi anlaşılır. Ahiretin yakınlığı, dünyanın yalnızca bir imtihan yeri olduğu daha derin bir anlayışla kavranır. İmanı gereği gibi kavramayan insanlar, dünya hayatında ölümü ve ahireti bulanık bir bakış açısıyla değerlendirirler. Ancak ölümle karşılaştıklarında bu bulanıklık bir anda çok keskin bir netlik kazanacak ve ahiretin gerçekliğini tüm açıklığıyla kavrayacaklardır. Ölüm anında kazanılan bu keskin kavrayış, Kuran'da şöyle bildirilmektedir:

“O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana) "İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir" (denildiği zaman da). Sur'a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. "Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir."” (Kaf Suresi, 19-22)

Ayetteki, “... sen bundan bir gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp- kaldırdık.” ifadesiyle, bazı insanların dünya hayatının geçiciliğinden, ahiretin varlığından ve hesap gününden gafil bir yaşam sürdürdükleri haber verilmektedir. Ancak ölüm anında, hayatı boyunca cenneti ve cehennemi düşünmeyen bir insanın dahi görüşü keskinleşir ve anlayışı açılır. Ama artık o kişinin imtihanı bitmiştir ve hükmü verilmiştir. Asla geri dönüş yoktur. “Ben bu gerçeği kavradım, benim imtihanım tekrar başlasın” gibi bir ihtimal hiç kimse için asla gerçekleşmez. (En doğrusunu Allah bilir.)

İman edenler ahirette böyle bir durumla karşılaşmaktan şiddetle korktukları için hayatları boyunca Allah'a yakınlaşmak ve imanı daha derin yaşamak için yollar ararlar. Yalnızca Allah'ın rızasına, rahmetine ve cennetine yönelirler. Asla unutmamak gerekir ki; her insanın ölüm anı gelmeden cennetin, cehennemin yakınlığını ciddiyetle kavraması ve sonsuz güç sahibi Yüce Rabbimiz'e yönelmesi gerekmektedir.

Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 54. sayı (Aralık 2008) 51. sayfada yayınlanmıştır.

Müminlerin Ve Cahiliyenin Dostluk Anlayışı Arasındaki Fark

Her insan “yakın bir dost” arayışı içindedir. Mutluluklarını paylaşacak, zor anlarında kendisine destek olacak, çözümsüz kaldığı konularda çözüm yolları gösterecek, kendisini kayıtsız şartsız sevecek, sadakat gösterecek, koruyup kollayacak, hatalarına şefkatle yaklaşacak, sağlığında olduğu kadar hastalığında veya yaşlılığında da kendisini yalnız bırakmayacak insanlar arar…

Sevgi, Allah'ın insanlara verdiği en büyük nimetlerden biridir. Allah, insan fıtratını sevmekten ve sevilmekten zevk alacak, dostluktan ve yakınlıktan hoşlanacak şekilde yaratmıştır. Kuran ahlakını yaşayan insanlarla birarada olmak, onlarla dostluğu ve sevgiyi yaşamak ise, iman eden bir insana birçok nimetten çok daha fazla zevk verir. Bu nedenle Allah'ın sevdiği ve hoşnut olduğu kullarına vadettiği cennet, gerçek sevginin, dostluğun ve yakınlığın sonsuza kadar büyük bir coşku ile yaşanacağı olağanüstü güzellikte bir yerdir. Allah'ın Kuran'da cennet hayatına dair verdiği haberlerde hep neşe, arkadaşlık, sevgi, muhabbet, güzel söz ve huzurdan bahsedilmektedir. Sevgi ve dostluğu engelleyecek her şey cennetteki insanlardan uzak tutulmuştur. Örneğin Allah bir ayette, cennete girecek olan müminlerin kalplerinden kinden ne varsa alındığını bildirmiştir. (Araf Suresi, 43) Kıskançlık, düşmanlık, rekabet, öfke, darılma, alınma gibi sevgiyi ve dostluğu engelleyen bütün kötü özellikler cennetin dışında kalacaktır.

Allah Kuran'ın birçok ayetinde müminlerin birbirlerinin velileri olduklarını bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe Suresi, 71)

"Veli" kelimesinin anlamı, dost, koruyucu, yardımcı ve destekçidir. Bu nedenle Kuran'da bildirilen bu ayetin gereği olarak vicdan sahibi, güzel ahlaklı, dürüst ve samimi müminler birbirlerini desteklemeli, birbirlerine dost, yardımcı ve koruyucu olmalıdırlar.

Nasıl Bir Dostluk?

  • Ahlaka Önem Verilen Dostluk:

"Gerçek dost" olabilmek için bir insanı, "sadece güzel ahlakı için sevebilmek" gereklidir. Bunlar, bir kişinin "Allah korkusu ve sevgisi, imanı, samimiyeti ve takvası"dır. Ancak bu değerler üzerine kurulan dostluklar kalıcıdır. Böyle yüksek bir ahlaka sahip kişilerin dostluğu sarsılmaz bir özellik kazanır.

  • Bitmeyen Bir Dostluk:

Kuşkusuz her insan için "gerçek dostluk" çok değerli ve büyük bir nimettir. Gerçek bir dost, insanın iyi gününde de kötü gününde de yanında olan, kendisi için istediği tüm güzellikleri arkadaşı için de hiç tereddütsüz isteyen, onun mutlu olmasını, iyi olmasını en az kendisi kadar arzu eden insandır. Kıskançlık, çekememezlik, rekabet gibi düşüncelere kapılmadan karşısındaki insanı samimiyetle seven ve onun her zaman iyiliğini isteyen insandır. Kuran ahlakından kaynaklanan böyle sağlam bir dostluğu başka hiçbir şekilde elde etmek mümkün değildir.

  • Ahireti Hedefleyen Dostluk:

Gerçek dost olmanın şartı, o kişinin dünyada ve ahirette mutlu olmasını hedeflemektir. Gerektiğinde dürüst ve açık konuşup, sonsuz ahiret hayatında kayba uğramaması için varsa ona imani yönden eksik olan yönlerini anlatmak, şefkatle bunları telafi etmesinin yollarını göstermek de önemli bir dostluk vasfıdır. Bu tür bir davranışı ancak gerçekten seven ve gerçekten dost olan bir insan yapar.

  • Saygı ve Sevgiye Dayanan Dostluk:

Kuran ahlakının yaşandığı bir ortamda, Allah korkusu ve iman, insanların birbirlerine gerçek anlamda sevgi ve saygı duymalarını sağlayacak değerlerdir. İman edenlerin birbirlerine karşı duydukları sevgi, güven ve sadakat tamamen onların Allah yolunda gösterdikleri çabaya göre şekillenmektedir. Allah'ın rızasını kazanabilmek için sahip olduğu herşeyini hayır için kullanan, bu yolda 'dosdoğru' bir istikamet tutturan bir mümin, diğer Müslüman kardeşlerinin sevgisini kazanacak ve onlara en güzel şekilde örnek olacaktır. Aralarındaki güçlü sadakatleri, birbirlerine karşı olan sevgi, bağlılık ve güvenlerinin de artmasına neden olacaktır. Dolayısıyla dostluk ve yakınlık, kişilerin Allah korkuları, imanları ve güzel ahlakları üzerine kurulmuş ise, hastalık ya da yaşlılık nedeniyle oluşan fiziki değişiklikler bu dostluğa kesinlikle etki edemez. Aksine bu durumdaki bir mümine daha da fazla şefkat ve merhamet duyulur.

  • Dürüstlüğe Dayanan Dostluk:

Samimiyet, insanın içiyle dışının bir olması, kalbinde ne hissediyor, ne yaşıyorsa dışarıya da bunu yansıtmasıdır. Son derece dürüst, açık ve net olması, gerçek düşüncelerini, duygularını hiç saklamadan, hiç hesap yapmadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan, gerçek karakterini açıkça ortaya koymasıdır. Kuran ahlakına göre bir insan samimiyeti ölçüsünde değer kazanır; yakınları ve sevdikleri ona samimi olduğunu bildikleri için güven ve sevgi duyarlar. Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır:

"Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir." (Maide Suresi, 55)

Cahiliyenin Dostluk Anlayışı

Gazetelerde, dergilerde, televizyon kanallarında veya çevremizde sık sık birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini söyleyen insanların, tatillerde, eğlence yerlerinde çekilmiş resimlerini, iş arkadaşlarının, iş ortaklarının ise şirketleri önünde yine aynı şekilde verdikleri pozları görürüz. Bir süre sonra yine aynı kişilerin arkadaşlıklarının, dostluklarının, iş ortaklıklarının veya evliliklerinin bittiği ile ilgili haberler karşımıza çıkar. Daha çok kısa bir süre önce, birbirlerini sevdikleri, birbirlerine değer verdikleri, "bizim sevgimiz çok farklı" iddiası ile ortaya çıkan kişiler, büyük kavgalar ederek, birbirlerine karşı hem de toplumun önünde çok ağır sözler söyleyerek, iftiralar atarak, birbirlerini maddi kayıplar içinde bırakarak ayrılırlar.

İnsanlar arasındaki bağlar ne olursa olsun; bu ister evlilik, ister iş ortaklığı, ister arkadaşlık olabilir, aralarındaki bağların kopuşu genel olarak bu veya buna benzer şekillerde olur. Kısa veya uzun, sonuçta bir süre öncesine kadar birbirlerini seviyor, değer veriyor görüntüsü veren bu insanlar, birbirlerini aşağılayarak, nefret ederek ayrılırlar. Aslında yaşadıkları bu sistem içerisinde 'sevgi ve dostluk' olarak adlandırdıkları şey, 'gerçek sevgi ve gerçek dostluk' değildir. Bu sadece, geçici heveslere dayanan, sağlam bir dayanağı olmayan, karşılıklı menfaatler doğrultusunda gelişen ve korunan, manevi anlamda hiçbir derinliği olmayan, çoğunlukla maddi değerlere dayanan ve taraflardan birisinin çıkarının bitmesiyle son bulmaya mahkum olan bağlardır.

  • Yalnızlığa Mahkum Bir Dostluk:

Kuran ahlakını kendilerine rehber edinmeyen insanlar, tüm isteklerine rağmen gerçek bir yakın dostu asla bulamazlar. Bu nedenle birçok insanın bu konudaki "Çok yalnızım", "Tek bir dostum bile yok", "Hepsi zor günümde yalnız bıraktılar, meğer hepsi de iyi gün dostuymuş" gibi yorumlarına sıkça rastlanır.

  • Makam ve İtibara Dayalı Dostluk:

Bazı insanların zenginlik, güzellik, itibar, makam ya da sosyal statü gibi değerlere göre kurdukları dostluklar hiçbir zaman için uzun süreli olmaz. Çünkü dostluğun dayandığı bu değerlerde bir değişiklik olduğu anda, dostluk da biter. Örneğin bu ahlaka sahip bir insan, çok güzel ve gösterişli olduğu için arkadaş olduğu bir kişinin, bir kaza sonucu tanınmayacak kadar kusurlu ve aynı zamanda da bakıma muhtaç, aciz bir duruma gelmesiyle birlikte bu kişiye olan tüm ilgisini, yakınlığını kaybedebilir.

  • Rekabete Dayalı Dostluk:

Rekabet gözüyle bakan, haset eden insanlar çoğu zaman sadece mecbur kaldıklarında başkalarına hatalarını söylerler. Çünkü genellikle başkalarının kendilerinden iyi olmasını istemez veya dostluklarının bozulacağını düşünerek yanlış yönlerini görseler bile "Çok iyisin", "Biz seni böyle, olduğun gibi seviyoruz" gibi sözler söyleyerek çoğu zaman samimiyetsiz yaklaşımlarda bulunurlar. Hatalarını insanların yüzlerine vurma ihtiyacı hissettikleri bir diğer anları da onları kırmayı ve utandırmayı amaçladıkları zamanlardır.

  • Çıkarlara Dayanan Bir Dostluk:

Çıkarlarına göre yaşayan insanlar, kendileri de yaşamları süresince birtakım maddi manevi iniş ve çıkışlar yaşarlar. Güzelliklerini, gençliklerini, sağlıklarını, sahip oldukları malları, zenginliklerini yitirebilirler. Öncesinde gerçek dost zannettikleri insanların, yaşlılıklarında, düşkün hale geldiklerinde kendilerine değer vermediklerini görürler. İyi günlerinde çok candan, çok yakın davranan, birbirlerine ölümüne sadakat sözleri veren bu insanlar, birbirleriyle konuşmayacak ve hatta birbirlerini tanımazlıktan gelecek kadar uzak bir tavra bürünürler. Bir sorunları olduğunda bunu paylaşacakları, danışacakları, yardım isteyecekleri, güvenebilecekleri kimselerinin olmadığını görürler. "En yakınım" dedikleri insanların bile, menfaatlerini dostluktan öncelikli tuttuklarını anlarlar.

  • Güvensizliğin Hakim Olduğu Dostluk:

Kuran ahlakına göre yaşamayan insanların, birbirlerinin kötü ahlak özelliklerini bilerek birbirlerine gerçek anlamda sevgi, saygı duyabilmeleri, güvenebilmeleri imkansızdır. Bir kişinin yalan söylediğini, ikiyüzlü ve yapmacık bir tavır içerisinde olduğunu bilip, çıkarları için başkalarını kullandığını görüp de ona içten bir sevgi ve saygı duymak mümkün değildir. İnsan, -her ne kadar dostum, yakınım dese de- bu kişinin başkalarına olduğu gibi, kendisine karşı da aynı yaklaşım içerisinde olacağını bilir.

O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," "Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim." "Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." (Furkan Suresi, 27-29)

Gerçek Dostluk, Allah Rızası İçin Olandır

Hayatlarını Kuran'a göre yaşamayan insanların, gerçek sevgi ve dostluğu yaşamaları da asla mümkün değildir. Çünkü gerçek sevgi ve dostluk; temeli Allah sevgisi ve rızası üzerine kurulan, imanla, takvayla, Allah'a olan yakınlıkla artan bir olgudur.

İman eden bir insan Allah'ı büyük bir coşkuyla, heyecanla sever. Allah'a olan sevgisinden dolayı, Allah'ın yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi ve muhabbet duyar. Allah'ı çok sevdiği için, yine Allah'a sevgi duyan, imanlı insanlara karşı coşkun bir sevgi duyar. Takvaya dayanan sevgide cahiliye ahlakında sık sık duyduğumuz "... sevgim bitti, sevgim azaldı, dostluğumuz bitti... vs" gibi ifadelere yer yoktur. Mümin, karşısındaki kişi imanlı ve takva olduğu sürece, bu kişiyi daima, her şart ve durumda çok sever. Yaşlılık, sakatlanma, fiziksel eksiklik, makamı mevkiyi kaybetme, iflas etme, hastalık, hata yapma gibi durumlar asla sevgiyi olumsuz yönde etkilemez. Bu sevgide vefa, sadakat, merhamet, bağışlama vardır. Eksiklik, kusur olsa bile, yine de güzel gözle bakma vardır. Allah için sevmede, sevginin bir süresi ya da sonu yoktur. Bu sevgi, dünyada ve sonsuz ahiret hayatında yaşanmak üzere kilitlenmiş bir sevgidir. Allah, gerçek sevgi ve dostluğun yaşanmasının ancak imanla mümkün olduğunu Kuran'da şöyle bildirmektedir: İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

"Şeyh-i Ekber" (en büyük şeyh) olarak da anılan büyük İslam alimi Muhyiddin Arabi müminlerin birbirlerine göstermeleri gereken güzel ahlak, dostluk ve yakınlığı eserlerinde şöyle açıklamıştır:

"Allah'ın mümin kullarına selam vermek, yemek yedirmek, işlerini görmek suretiyle muhabbet göstermelisin. Şunu da iyi bil ki, müminlerin tümü, tek bir insan, tek bir vücut gibidir. O vücuttan herhangi bir organ hastalanırsa diğerleri aynı acıyı ve ağrıyı çeker. Mümin de tıpkı böyledir, din kardeşine bir musibet geldiği zaman onu kendine gelmiş gibi kabul eder. Elemi ile elemlenir.

Eğer bir mümin diğer müminlerin dertlerini paylaşmazsa, üzüntülerine ortak olmazsa, aralarında iman kardeşliği sağlanmamış olur. Çünkü, Allah insan vücudundaki azalar gibi, müminler arasında bir yeknesaklık (hiç değişmeyen sürekli), kardeşlik tesis etmiştir. İşte bundan dolayıdır ki Allah Resulü (s.a.v) o ünlü benzetmesini yapmış ve şöyle buyurmuştur: "Birbirlerini sevmelerinde, birbirlerine acımalarında, birbirlerini esirgemelerinde müminlerin hali, tıpkı bir vücud gibidir, o vücudun herhangi bir azası rahatsız olursa, diğer azaları o rahatsızlığı paylaşır ve uykusuz kalır." Şunu da iyi bil ki, bir mümin, kardeşi ile çok olur. Mümin bilindiği gibi Allah'ın güzel isimlerinden birisidir. Bu vasfı müminler taşıdığında, aralarında bir kardeşlik bağı meydana gelir. Şu halde mümin, müminin kardeşidir. Onu ne düşmana teslim eder ne aldatır ne de başarısızlığına çalışır. Kim Allah'a tam inanmış ise, -Allah'ın mümin olması dolayısıyla- onu, her işi, sözü ve halinde doğrular. İşte bu bir ismettir. (Muhyiddin İbn-i Arabi, Fütühat-ı Mekki'den-İbni Arabi, Altın Sahifeler, sf. 78-79, Pamuk yayıncılık)

Birlik, beraberlik, dayanışma, dostluk, fedakarlık, yardımlaşma, gözetip kollama ve benzeri özellikler Kuran ahlakının temelini oluşturan güzelliklerdendir. İslam ahlakını yaşayan insanlar birbirlerine karşı anlayış gösterdikleri, hoşgörü, sevgi ve barış dolu, huzurlu bir ortamda yaşarlar. Bu özelliklere sahip toplumlar ise her zaman için daha hızlı gelişebilir ve güç kazanabilirler. Çünkü, birlik ve beraberlik sağlandığında, toplumun bireyleri güç ve enerjilerini tartışmalara, kavgalara, sürtüşmelere, çatışmalara, savaşlara değil, hep faydalı ve güzellik dolu işlere yönlendireceklerdir. Ayrıca herkesin emeğini, gücünü, şevkini kattığı, birbirine maddi ve manevi yönden destek sağladığı işlerde Allah'ın izniyle büyük bir bereket ve güzellik oluşacaktır.

Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 62. sayı (Ağustos 2009) 50. sayfada yayınlanmıştır.

İman Edenlerin Tükenmeyen Neşesi

Neşe herkesin çok yakından bildiği bir duygudur. Peki, bu güzel duyguyu sürekli olarak yaşamak mümkün müdür? Neşenin sürekli olması için ne yapmak gerekir?

Genel anlamıyla mutlu olmaktan kaynaklanan ve dışarıya vurulan sevinç ifadesi olarak tanımlanan neşe, her insanın yaşamayı arzu ettiği bir duygudur. Ancak iman etmeyenler ile müminlerin neşesi birbirinden farklıdır. İman etmeyenlerin neşesi çoğunlukla geçici ve dünyaya yönelik yapmacık bir neşedir. Samimi Müslümanların coşkusu ve neşesi ise süreklidir. Peki aradaki bu önemli farkın nedenleri nelerdir?

İman Etmeyenlerin Neşesi Neden Kısa Süreli ve Yapmacıktır?

Neşenin Gelip Geçici Heveslere Dayalı Olması

İman etmeyenlerin neşesinde dikkat çeken önemli noktalardan biri, yaşadıkları coşkunun tümüyle gelip geçici heveslere dayalı olmasıdır. Herhangi bir şeyi elde etme istekleri sonucunda ortaya çıkan hırsları, bu şeyi elde etmeleri ile büyük bir heyecan ve sözde bir neşeye dönüşür. Ancak çok kısa bir süre sonra elde ettiklerine karşı ilgilerini kaybederler. Dolayısıyla kısa bir süre sonra sahip oldukları neşe de kaybolur. Örneğin son model bir araba almayı isteyen bir kişinin bu arabayı elde ettiğinde bir süre için çok neşelenmesi fakat kısa bir süre sonra arabadan sıkılıp, artık o arabaya sahip olmaktan dolayı bir neşe duymaması, iman etmeyen kişilerin gelip geçici neşelerine verilebilecek örneklerden biridir.

Yanlış Neşe Anlayışları

İman etmeyenler monotonluk ve can sıkıntısı içinde geçen hayatlarına neşe katabilmenin tek yolunun eğlenmek olduğunu sanırlar. Eğlenmek elbette ki neşeye vesile olan bir durumdur. Ancak iman etmeyenlerin eğlence anlayışları gece yaşamı, partiler, samimi olmayan sohbetler, yapmacık kahkahalar ve tatiller ile sınırlıdır. Kuşkusuz bir insanın sevdiği kişilerle birlikte vakit geçirmesi, tatil yapması son derece normal ve din ahlakına uygun bir davranıştır. Ancak burada yanlış olan tatil yapan kişinin tatilde geçirdiği günler boyunca ya da arkadaşlarıyla birlikte olan bir kişinin bu süre zarfında Yüce Allah’a olan sorumluluklarını unutarak hareket etmesidir. Bu gibi yanlış eğlence anlayışları nedeniyle de hiçbir zaman neşeleri sürekli olmaz. Bulundukları ortamlarda oluşan ufak bir aksaklık bile tevekkülsüzlükleri nedeniyle neşelerinin bozulması için yeterlidir. Herhangi bir aksaklık olmasa bile partiler saatlerle, tatiller ise günlerle sınırlı olduğu için, bu kişiler tekrar eski monoton yaşamlarına döndüklerinde geçici olarak elde ettikleri bu neşeyi de kaybederler. Nitekim Allah iman etmeyenlerin ülke ülke gezmelerinin geçici olduğunu ve onların son kalış yerlerinin azap yüklü olduğunu şöyle haber verir:

“İnkar edenlerin ülke ülke dönüp-dolaşmaları seni aldatmasın. Az bir yarar(lanma)dır. Sonra bunların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o!” (Al-İ İmran Suresi, 196-197)


Dünyadaki Kıstaslar ile Sınırlı Olması

İman etmeyenlerin hayatında onları neşelendireceklerini sandıkları pek çok konu vardır. Zengin olmak, evlenmek, makam-mevki kazanmak, çocuk sahibi olmak, üniversiteye gitmek bunlar arasında sayılabilir. Aslında tüm bunlar Yüce Allah’ın rızasını aramak için yapıldığında ve O’nun lütfuyla gerçekleştikleri unutulmadığında, Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olduklarından dolayı büyük bir neşe kaynağı olur. Ancak kişinin kendi hırs ve isteklerini tatmin etmek amacını yerine getirmek için yapıldıklarında beraberinde gelen neşe de kısa süreli olur. Çünkü Allah’ın rızasını gözetmeden yapılan bir tavırdan alınacak neşe sadece dünya hayatı ile sınırlı ve geçici olur. Yüce Allah bir Kuran ayetinde dünyanın içinde barındırdığı her şey ile birlikte geçici olduğunu şöyle haber vermiştir:

“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur…” (Hadid Suresi, 20)

Müminlerin Neşelerinin Kaynağı Nedir?

Yüce Allah’ın varlığı müminler için başlı başına bir neşe kaynağıdır. Rabbimiz’in büyüklüğü, O’nun her an her şeyi kuşatması, tüm olayların, tüm insanların yalnızca O’nun dilemesiyle ve kontrolüyle hayat bulması müminlere büyük bir huzur ve neşe verir. Çünkü bu bilgiye sahip olan müminler karşılarına çıkan her olayın yalnızca Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğini, O’nun kaderde yarattığı her şeyin de mutlaka kendileri için en hayırlısı olacağını, kendilerine Allah’tan başka kimsenin bir zarar ya da fayda dokunduramayacağını, en zor anlarında daima Allah’ın tek dostları ve yardımcıları olduğunu bilirler. Bu yüzden de hiçbir olay müminleri üzmez, endişelendirmez.

Yüce Allah'a duydukları sevgi ve bağlılığın neticesi olarak da, hayatları boyunca O’nu hoşnut etmek için çaba harcarlar. Allah'ın hoşnutluğunu kazanma isteği onların en önemli çoşku ve neşe kaynağı olur. Allah'ın rızasını kazanabilme ve O’nun müminler için hazırladığı cennetine kavuşabilme arzusu, Allah’ın izniyle onlara bitmez tükenmez imani bir güç ve neşe kazandırır.

Müminler Nelere Neşelenirler?

Yüce Allah mümin kullarına Kendi Katından neşe, rahatlık ve huzur verir. Onların velisi ve dostu olduğu için hüznü ve kötülüğü onlardan giderir. Zorlukla ve sıkıntıyla karşılaşsalar bile onlara sabır ve güç verir, neşelerini eksiltmez.

İman Edenlerin Sayısının Artması Ve Kuran Ahlakının Yayılması İle Neşelenirler

İman edenler dinin getirdiği güzel ahlakı yaşadıkları ve bunun insanlara nasıl huzurlu ve konforlu bir hayat sunduğunu bildikleri için, aynı huzuru, güzelliği ve neşeyi diğer insanların da yaşamasını isterler. Daha da önemlisi cehennemin ne kadar kesin bir gerçek olduğunu bildikleri için, tüm insanların Allah'ın razı olacağı umulan bir hayat sürerek cehennemdeki sonsuz azaptan korunmalarını arzu ederler. Bu nedenle tek bir kişinin bile Kuran ahlakını yaşamaya başlaması tüm müminler için büyük bir sevinç ve neşe kaynağı olur.

İnkarcılara Karşı Galip Geldiklerinde Neşelenirler

Müminler, Allah'a, elçisine ve müminlere karşı mücadele veren münafıklara ve inkarcılara “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cehd et (çaba harca) ve onlara karşı sert ve caydırıcı davran. Onların barınma yerleri cehennemdir, ne kötü bir yataktır o!..” (Tevbe Suresi, 73) ayetinin hükmü gereği sert ve caydırıcı bir tutum sergilerler. Ancak bu fiziksel değil, fikri alanda yürütülen bir mücadeledir. Münafıkların ve inkarcıların müminlere karşı faaliyetlerini deşifre ederek engellemek, onların Allah'a, din ahlakına karşı tutumlarına net bir tavır koymak ve onlarla yakın dost olmamak gibi önlemlerle yürütülecek bu fikri mücadelede inkarcıların yılgınlaşarak din ahlakına karşı mücadele etmekten caymaları müminler için büyük bir neşe sebebidir.

İbadetleri Yerine Getirdikleri İçin Neşelenirler

Allah'ı razı edebilmek ve sevgisini kazanabilmek müminler için herşeyden önemlidir. Bu nedenle hayatları boyunca Allah'a daha da yakınlaşabilmenin yollarını ararlar. Çünkü Yüce Allah "Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın..." (Maide Suresi, 35) ayetiyle müminlere bunu emretmiştir. Kuran'da bildirilen ibadetleri yerine getirmek ise müminleri Yüce Allah'a yakınlaştıracak önemli bir yoldur. İbadetlerini hem fiili olarak hem de samimiyet ile yerine getirmenin Allah Katında asıl değer görecek olan amel olduğunu bilen müminler, bunun getirdiği iç huzurunu ve bu huzurun neşesini yaşarlar.

Cenneti Düşündüklerinde Neşelenirler

Müminlerin en fazla neşelendikleri konulardan biri de cenneti ve cennet nimetlerini düşünmektir. Çünkü Yüce Rabbimiz cennette, samimi iman sahibi kullarına, daha önce dünya hayatında eşine-benzerine rastlamadıkları bambaşka bir hayat sunacağını vaadetmiştir. Üstelik cennet, dünya hayatı gibi bir imtihan mekanı da değildir. “...Orada nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir. Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan bir ağırlanma olarak.” (Fussilet Suresi, 31-32) ayetiyle müjdelendiği gibi bir mükafat yurdu olarak yaratılmıştır.

Cennette melekler tarafından selam sözleriyle karşılanıp orada en güzel şekilde ağırlanacaklarını umut etmek, nimetlerin benzersizliği ve dünyada insanlara imtihan gereği verilen bıkkınlık, sıkılma gibi hislerin alınarak sonsuza kadar, her andan büyük bir keyif duyarak yaşanacak olunması müminlere derin bir haz ve neşe verir. Ancak tüm bunlardan daha da neşe verici olanı onların hayatları boyunca büyük bir istekle arzuladıkları sonuca kavuşmaları yani, Rabbimiz'in rızasını kazanacak olmalarıdır.

Nitekim Kuran'da cennet nimetleri arasında en büyük nimetin "Allah'tan olan hoşnutluk" olduğu bildirilmiştir:
“Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” (Tevbe Suresi, 72)

Sonuç

Yüce Allah'a ve ahirete kesin bilgiyle iman etmeyen insanlar, hiçbir zaman gerçek neşeyi yaşayamazlar. Onlar neşeyi ancak kendilerine menfaat umdukları işler karşısında, nefislerinin istek ve arzularını geçici olarak tatmin ettiklerinde hissederler. Ancak bu gelip geçici bir neşedir. Çünkü menfaat veya heves kaybı gibi bir durum bu neşenin yitirilmesi için yeterlidir.

Oysa müminler için Yüce Rabbimiz’in rızasını kazanmak ve din ahlakına hizmet etmek amacıyla yapılan her iş bir sevinç ve neşe kaynağıdır. Onların yaşadıkları bu neşe "iman neşesi"dir. İman neşesi, kalplerinde gerçek imanı yaşamayan kimselerin hiçbir şekilde taklit edemeyeceği, içten gelen, samimi bir neşedir. Çünkü bu, Yüce Allah’ın rızasını, rahmetini ve sonsuz cennet hayatını uman müminin kalbinin Allah’tan gelen bir sevinçle dolmasıdır. Müminlerin dünya hayatında yaşadıkları bu neşe dolu yaşam Rabbimiz’in izniyle cennette kesintisiz olarak artarak devam edecektir. Bir Kuran ayetinde iman edenleri cennette bekleyen mutlu hayat şöyle müjdelenmiştir:

“Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar ‘bir cennet bahçesinde' ‘sevinç içinde ağırlanırlar'.” (Rum Suresi, 15)
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 40. sayı (Ekim 2007) 42. sayfada yayınlanmıştır.

Pazar

Üzüntüden Sakınmanın Yolları

Yüce Rabbimiz Kuran'da nefsin iyi özellikler kadar kötülüklere de yatkın olduğunu ve yalnızca iman edenlerin nefislerini bu kötülüklerden arındırabileceklerini bildirmiştir. Mümine bu üstünlüğü sağlayacak olan güç ise imanı, takvası ve Allah korkusudur. Allah korkusu, insanı Allah'ın istemediği bir tavrı yapmaktan alıkoyar. Müminin Allah korkusu ne kadar güçlü olursa, din ahlakına uygun olmayan üzülmek, umutsuzluğa düşmek gibi kötü ahlak özelliklerinden sakınma hassasiyeti de o kadar güçlü olur.

Allah insan ruhunu birçok güzel özelliğin yanında, kendisini olumsuzluğa itebilecek ve sakınması gereken özelliklerle birlikte yaratmıştır. İnsan bir yandan sevgiden, merhametten, güzel sözden zevk alırken diğer yandan da kıskançlığa, öfkeye, üzüntüye eğilimli bir varlıktır. Allah'tan korkan ve vicdanını kullanan bir insan için elbette ki tüm bu kötülüklerden korunmak son derece kolaydır. Yüce Rabbimiz'in, “Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).” (Şems Suresi, 8) ayetinde bildirdiği üzere, insanın dünyada imtihan olmasının bir gereği olarak, Allah bu özellikleri yaratırken aynı zamanda insana bunlardan sakınma gücünü de ilham etmektedir. Örneğin insan kıskançlığı bilir ve bu kötü ahlak özelliğine karşı nefsinde bir eğilim olabilir. Ancak Allah’ın Kuran’da bizlerden nasıl bir ahlak istediğini düşündüğünde, Allah’ın böyle bir özellikten razı olmayacağının şuuruna vardığında, mümin nefsini hemen bu yönde eğitir. Aynı durum öfke, gerilim, kin ve diğer kötü ahlak özellikleri için de geçerlidir. İnsan en ufak bir şeyde öfkelenmeye, yanlış anlamaya, alınmaya, küsmeye, içine kapanmaya, gerilmeye, kızmaya eğilim gösterebilir. Bu duyguların en yaygın olanlarından birisi de “üzüntü” dür.

Bazı İnsanlar Nelere Üzüntü Duyarlar?

Allah'ın rızasına uygun olan yaşam şeklini ve Kuran ahlakını benimsemeyen insanlar, üzülmek ve mutsuz olmak için yüzlerce hatta binlerce sebep bulabilirler. Çünkü insan, ancak samimi olarak Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayıp, Allah’a ihlasla kulluk ederse, Allah’ın emir ve isteklerini titizlikle uygulayarak, Allah’ı çok sevip içten saygı duyarsa, Kuran ahlakını tam olarak yaşarsa gerçek anlamda mutlu olabilir. Bunun dışında mutlu olmanın başka bir yolu yoktur. Bu nedenle, mutluluğu Allah'ın rızasında ve Kuran’da aramayıp dünyevi hedeflere yönelen, kendi nefsini rahat ettirmeye çalışan insanların karşısına mutlaka mutsuzluklar ve üzüntüler çıkar. Bu gibi üzüntülere verebileceğimiz örneklerden bazıları şunlardır:

Geçmiş Yaşamlarını Düşünüp Üzülürler...

Allah'ın sonsuz adaletini ve Rabbimiz'in kaderi en mükemmel şekilde yarattığını düşünmeyen bu insanlar, olayların özel hikmetlerle yaratıldığını gözardı etmelerinin sıkıntısını yaşarlar. Çevrelerinde olup biten olayların ya da insanların davranışlarının hayırlarını görmek yerine, bunlar üzerinde saatlerce karamsarlığa kapılarak düşünür, çok sıradan gündelik konuları büyütebilir ve bundan dolayı da ciddi şekilde üzüntüye kapılırlar. Örneğin insanların en çok üzüldükleri konulardan birisi geçmişte yaşadıkları olaylardır. Uzun uzun geçmişte yaptıkları hataları düşünüp, nasıl o hatalara düştüklerine üzülürler. Tekrar tekrar olayları hatırlayıp anlatır, üzüntü veren pişmanlıklar yaşarlar. Oysa insan için, geçmişinin bir üzüntü konusu olmaması gerekir. Çünkü Allah her olayı kaderde mutlaka hayırlarla ve hikmetlerle yaratmıştır. İnsan elbette ki geçmişteki hatalarından pişmanlık duyacak, bunları tekrarlamamak ve telafi etmek için çaba harcayacaktır. Ama bunların hiçbirisi hiçbir zaman için bir üzüntü konusu değildir. Müslümanın hayatında bu ahlakı en güzel örnekleriyle görmek mümkündür. İster 30 yıl, isterse 30 saniye öncesi olsun, mümin yaptığı hatalar dolayısıyla hüzne kapılmaz. Yaptığı hataların hayır ve hikmetlerini düşünüp, onlardan ders alır. Allah’tan bağışlanma diler, hatasının kendisini Allah’a daha da yakınlaştırması için dua eder.

Ümitlerini Kaybettikleri İçin Üzülürler...

İman etmeyen insanlara üzüntü veren konulardan birisi de ümitlerini kaybetmeleridir. Çevremizde, bazı insanların birçok konuda ümitlerini kaybettikleri ile ilgili sözlerini sık sık duyarız. Ancak ümit kaybetmek din ahlakına uygun bir davranış değildir. Allah Kuran’da gerçekten inanan insanların ümitlerini kaybetmediklerini bildirmektedir (Yusuf Suresi, 87) (Zümer Suresi, 53). Müslümanlar her konuda daima ümitvar bir ruh hali içinde olurlar.

Allah’ın samimi kullarının dualarına mutlaka karşılık vereceğine iman ederler. Duaları da her zaman ümit ve korku arasındadır.

Allah’ı razı edip, Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanma ümitleri, Müslümanların tüm hayatlarına hakim olan bir mutluluk vesilesidir.

Üzüntüden Sakınmak İçin...

Üzülmenin Din Ahlakına Uygun Olmayan Bir Davranış Olduğunu Kavramak Gerekir:
Üzüntü, Yüce Rabbimiz'in beğenmediğini ve sakınılmasını bildirdiği bir ahlaktır. Mümin herşeyden önce Allah'ın bu hükmü gereği nefsinin bu kışkırtmasına karşı kesin bir ahlak gösterir.

Allah korkusu ve imanın neşesi, müminin tam tersine daimi bir huzur ve mutluluk içerisinde olmasını sağlar. Yüce Allah Kuran'da, bu ahlak yaşandığı takdirde Müslümanların mutlaka üstün geleceklerini şöyle vadetmiştir:

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i imran Suresi, 139)

Dünya hayatında yaşadıklarımız sadece Allah'ın bizim için yarattığı imtihanın bir parçasıdır ve bizim sorumluluğumuz da bunlar karşısında Allah'ın en razı olacağı ahlakı gösterebilmektir. Bu imtihan içerisinde yaratılan görüntüler, tam anlamıyla yitireceklerdir.

Geriye kalan sadece bunlara karşı gösterilen davranışlar, Allah rızası için yapılan salih ameller olacaktır. insan, bu gerçeği şimdi kavrasa da kavramasa da, ahiret hayatının başlamasıyla birlikte, dünyadaki herşeyin geçici olduğunu, asıl gerçeğin ise Rabbimiz ve O'nun yarattığı ahiret olduğunu anlayacaktır.

Kararlı Olmak Gerekir:
Bir insanın üzüntüden uzak durması için, bu konuda kesin bir karar vermesi gerekir. Üzüntü duyduğu olayları da, herşeyi yaratan Allah'ın büyük bir hikmetle yarattığını; hayatındaki herşeyin en küçük detayına kadar Allah'ın sonsuz aklıyla gerçekleştiğini bilmesi ve hayatını sürekli olarak bu gerçeğin şuuruyla yaşaması gerekir. Bir insan, yalnızca bu gerçeği kavradığı takdirde hayatının sonuna kadar hep Allah'ın istediği şekilde bir ahlak gösterebilir.

Şeytanın Vesveselerine Karşı Dikkatli Olmak Gerekir:
Üzüntü, şeytanın insanlara en çok yaklaştığı konulardan birisidir. Kimi insanlardaki üzülmeye, içe kapanmaya, küsmeye olan eğilim şeytandandır. Müslüman, şeytanın nerelerden yaklaşacağı, hangi konularda üzüntü verebileceği, üzüntüye nasıl zemin hazırlayacağı gibi durumlara karşı Allah’ın izniyle hazırlıklıdır. Allah korkusu Müslümanın böyle durumlara karşı sürekli uyanık olmasını, dikkatinin ve şuurunun şeytanın oyunlarına karşı açık olmasını sağlar. Bunun sonucunda da mümin bir kimse, nefsi hangi yönde kışkırtırsa kışkırtsın mutlaka Allah'ın razı olacağı umulan şekilde davranır.

Karşısına ne olay çıkarsa çıksın, bu ahlakından taviz vermez. En zor şartlarda bile üzüntüye, hüzne, karamsarlığa sürüklenmez. Allah'ın karşısına çıkardığı her durumda, ani olaylarda Allah'a karşı derin bir tevekkül içinde olur.

Ahirete Kesin Bir Bilgiyle İman Etmek Gerekir:
Müminlerin hiçbir olay karşısında hüzne kapılmamalarını sağlayan en önemli konulardan birisi de ahiretin varlığına kesin olarak iman etmeleri ve asıl olarak ahirete hazırlık yaparak yaşamalarıdır. Dünyanın çok kısa ve geçici olduğunu bilen, sonsuz ve mükemmel olan ahiret hayatını ümit eden bir insan için nefsin üzüntüye teşvik ettiği dünya hayatına ilişkin konuların hepsi önemini yitirir. Hiçbiri, Allah'ın rızasının, sevgisinin, yakınlığının ve cennetinin üstünde değildir. Bu nedenle, bir müminin Allah'ın sevgisini, rızasını ve cennetini ummasının vereceği neşe, mutluluk ve heyecan, dünya hayatına ait herhangi bir konu için duyulacak üzüntüye üstün gelir.

SONUÇ: Üzüntüye Kapılmamak İmani Bir Sorumluluktur

Kuran'da bildirildiği gibi üzüntü, Müslümanların uzak olduğu bir ruh halidir. Allah, birçok ayette samimi olan Müslümanları, ahiretteki sonsuz hayatlarında da üzülmeyecekleri, mahzun olmayacakları bir hayatla yaşatacağını bildirmiştir. Burada, ebedi olarak, Allah'ı razı etmiş olmanın ve nimetlerin sevincini yaşayacaklardır. Elbette Müslümanlar dünyada imtihan oldukları için hastalıkla, zorlukla, sıkıntıyla, inanmayanların, saldırılarıyla, mallarının eksiltilmesiyle ve daha birçok zorlukla karşılaşırlar. Ancak bunların hiçbiri onlarda üzüntü oluşturmaz. Müslüman Allah'ın kendisine yaşattığı kaderin güzelliğinin, imtihan olduğunun, herşeyde hayır ve hikmetler olduğunun farkındadır.

Üzüntüye kapılmamak, Allah'ın bildirdiği, imani bir yükümlülüktür. Mümin bu ruh halinden Allah emrettiği için sakınır. Ancak Yüce Rabbimiz dünya hayatını, üzüntünün ne kadar yanlış bir ahlak olduğunu insanın düşünerek de anlayabileceği gibi yaratmıştır. Zira dünya hayatı, üzüntülerle, kuruntularla, gereksiz vesveselerle vakit kaybedilmeyecek kadar kısadır. İnsanın çok kısa bir süre içinde dünyadaki imtihanı bitecek ve asıl kalacağı sonsuz ahiret hayatına kavuşacaktır. Ölüm mutlaka bir gün dünyadaki herkesin karşısına çıkacaktır. Bu kadar geçici ve kısa kalınan bir yerde, bu değerli zamanı üzülerek, Allah'ın istemediği bir ahlakı göstererek, nimetleri fark edemeden geçirmek insan için çok büyük bir kayıptır. İnsan üzülmenin aksine, dünyadayken, sonsuz ahiret hayatının sevincini yaşamalıdır. Allah'ı razı etmiş ve cennetle müjdelenmiş olma ümidi ve sevinci, insanın yüzüne, konuşmalarına, ahlakına ve tüm hayatına yansımalıdır. Bir ayette Rabbimiz üstün ahlaklı mümin kullarını şu şekilde müjdelemiştir:
"Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır."(Yunus Suresi, 62)

Müminin üzüntüden uzak bir ahlak içerisinde olmasının sebeplerinden biri, sürekli olarak Allah'ın verdiği nimetleri düşünmesi ve şükretmesidir. Çünkü Allah'ın üzerimizdeki yakın ilgisi ve Rabbimiz'in sonsuz lütfunun ve sevgisinin tecellileri olan nimetlerin her biri birer şükür ve sevinç vesilesidir.


Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 57. sayı (Mart 2009) 54. sayfada yayınlanmıştır.

Salı

Mümin, Her Şeyden ve Herkesten Çok Yüce Rabbimiz'e Sadıktır

Dünya hayatının maddi manevi tüm nimetlerini lütfedip yaratan ve insanların hizmetine veren sonsuz rahmet sahibi olan Yüce Rabbimiz’dir. İman sahibi bir insan bu önemli gerçeğin farkındadır. Bu nedenle de, sahip olduğu, karşılaştığı her nimet, yaşadığı her güzellik için herşeyin ve herkesin üstünde, Rabbimiz’e şükreder. Hayata başladığı andan itibaren, her saniye yaşadığı ve yaşayacağı herşey için Allah (cc)’a muhtaç olduğunu, kendisini an an koruyup kollayan tek ve biricik gücün yalnızca Allah (cc)’ın olduğunu asla unutmaz. Bu nedenle de yaratılmış her türlü nimetten, herkesten ve herşeyden çok Rabbimiz’i sever. Herşeyin ve herkesin üstünde O’na bağlı ve O’na sadıktır. Allah (cc)’ın rızasını kazanmak, O’nun sevgisine, dostluğuna ve yakınlığına layık olabilmek mümin için dünya hayatının hiçbir menfaatiyle kıyaslanmayacak kadar ehemmiyetlidir. Allah (cc)'a gönülden bağlıdır. Her ne şart altında olursa olsun, Rabbimiz'i, O’na olan imanından, bağlılık ve sadakatinden vazgeçemeyecek kadar çok sever ve O’na karşı haşyet dolu, derin bir korku duyar. Allah (cc)'a, O'nun razı olmayacağı bir tavır göstermekten içi titreyerek korkar ve böyle birşeyden şiddetle kaçınacak kadar büyük bir saygı ile inanır. Müminler, Sonsuz Kudret Sahibi olan Rabbimiz’e olan bu sevgi ve bağlılıkları dolayısıyla Kuran’da "Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlanan kimseler" (Hud Suresi, 23) olarak anlatılmış ve cennetle müjdelenmişlerdir.

Bir başka ayette ise müminlerin Allah (cc)’a bir ömür boyu, sürekli artarak devam eden sevgi ve sadakatleri şöyle bildirilmiştir:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)

Tüm hayatı boyunca Allah (cc)’a karşı gösterdiği üstün sadakat ve bağlılığıyla tüm Müslümanlara örnek olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), insanın tek dost, yardımcı ve velisinin ancak Allah (cc) olduğunu müminlere şöyle hatırlatmıştır:

"... Bir şey isteyince Allah (cc)'tan iste. Yardım talep edeceksen Allah (cc)'tan yardım dile. Zira kullar, Allah (cc)'ın yazmadığı bir hususta sana faydalı olmak için biraraya gelseler, bu faydayı yapmaya muktedir olamazlar. Allah (cc)'ın yazmadığı bir zararı sana vermek için biraraya gelseler, buna da muktedir olamazlar." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992, s. 314).

Bu gerçeğin bilincinde olan müminler Allah (cc)’a olan sadakatleri dolayısıyla Allah (cc) yolunda yaptıkları tüm salih amellerde ve Rabbimiz’i razı edecek güzel ahlakta 'süreklilik' gösterirler. Allah (cc), müminler için hayırlı ve güzel olanın 'sürekli' salih amellerde bulunmak olduğunu ve bu ahlakı gösteren müminleri cennetiyle müjdelediğini Kuran'da şöyle bildirmektedir:

"Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır. " (Kehf Suresi, 46)


Bu makale, Önce Vatan gazetesinde 04 Temmuz 2007 tarihinde yayınlanmıştır.

Mümin Her Şartta Neşeli, Huzurludur

Mü’minin, başka hiç kimsede bulunmayan özel bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (müsibete) uğrarsa sabreder ve buda onun için bir hayır olur. (Müslim, Zühd, 64)

Mümin, her koşulda Allah'a teslim olan bir ruhta yaşadığı için hadiste anlatıldığı gibi hayatının her anı güzellikle dolu olur. Allah'ın sunduğu güzelliklere şükrettiği için sevinci sıradan bir insana göre çok daha yoğun olur. Sahip olduğu nimet dolayısıyla Allah'ı yüceltmek, O'na sevgisini sunmak müminin neşesine daha da bir coşku katar.

Allah kendisine imtihan olarak bir zorluk yarattığında da bu coşkusunda hiçbir azalma olmaz. Bu sıradan bir insana çok şaşırtıcı gelebilir ama mümin bu tarz durumlarda da Allah'a şükreder. Hastalık, zor yaşam şartları, yoksulluk gibi zorluk gibi görünen zamanları mümin fırsat bilir ve yine coşkuyla Allah'a bağlılığını gösterir. Böyle zamanlarda mümimin sabrı tahammül şeklinde olmaz. Bilakis Allah, kendisine sabır göstermesi gereken bir durum yarattığı için bunun sevincini yaşar ve bir nimete kavuştuğunda duyduğu şekilde neşeli olur. Mümin zorlukların, çilenin imanını olgunlaştıracağını bildiği için bunları Allah'ın kendisine sunduğu bir nimet olarak değerlendirir. Dolayısıyla zahiri bir gözle bakıldığında sıkıntı gibi görünen olaylar aslında Allah'ı derin manada düşünebilen mümin için birer nimettir.

Kibirden Kaçınmak ve Tevazuda Kararlı Olmak Mümin Özelliğidir

Allah (cc) Kuran’ın pek çok ayetiyle insanlara alçakgönüllü olmayı emretmiştir. Kibir ve büyüklenmenin ise Kuran’da şeytanın bir vasfı olduğu bildirilmiş ve iman edenlerin gururdan şiddetle sakınmaları hatırlatılmıştır. Dolayısıyla müminin en önemli özelliklerinden biri gurur ve kibirden kaçınması, mülayim, müşfik, tevazulu ve yumuşak başlı bir ahlak göstermesidir.

Kuran'da haber verilen, "Bizim ayetlerimize ancak onlarla kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar iman eder" (Secde Suresi, 15) ayetinden, imanın en açık göstergelerinden birinin büyüklük taslamamak olduğu anlaşılmaktadır. Müminler "Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. " (Nisa Suresi, 36) ayetini bilerek tevazulu ahlaklarında kararlılık gösterirler.

İman edenlerin bu ahlakı bir ayette şöyle bildirilmektedir:

"O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçakgönüllü olarak yürürler ve cahiller kendilerine muhatap oldukları zaman da "Selam" derler. " (Furkan Suresi, 63)

Abdülkadir Geylani Hazretleri eserlerinde müminlerin bu özelliğine dikkat çekmiş, Allah (cc)'ın, güzel ahlak göstererek Rabbimiz'e yakın olmak için çaba harcayanları seveceğini hatırlatmıştır:

Allah buyurdu: "Allah şüphesiz böbürlenenleri sevmez. " (Ankebut Suresi, ayet: 77)
Evet dünyalık elde etmekle böbürlenenleri sevmez. Dünya ile sevinenleri de sevmez. Ama Allah, kendini sevenleri, kendisine yakın olmak isteyenleri sever. Kavmin (Allah dostlarının) bütün gayesi, ahirette olan işleri çoğaltmaktır. Arzu ve lezzetlere sürükleyecek şeylerden vazgeçmektir. (Abdülkadir Geylani, Kalpleri Aydınlatan Sözler, sf. 47, Derleyen; Şeyh Muhammed Abdülkerim El-Kesnezâni)
Sana Rabbinin kapısını ve O’na varan yolu da göstereyim mi? Üzerinden kibir elbisesini çıkar, tevazu elbisesini giy. (Abdülkadir Geylani, Kalpleri Aydınlatan Sözler, sf. 56, Derleyen; Şeyh Muhammed Abdülkerim El-Kesnezâni)

Abdülkadir Geylani Hazretleri, insanları kibirden uzaklaştırıp kalplerine tevazuyu gerçek anlamda yerleştirecek olanın ise, herşeyin gerçek sahibinin yalnızca Rabbimiz olduğunu unutmamak olduğunu hatırlatmıştır. Tevazunun yolunun insanın, içerisindew bulunduğu acizliklerin ve muhtaçlığının gerçek anlamda farkına varmasının, Allah (cc)'ın kudretini gereği gibi takdir edebilmesi olduğunu bildirmiştir:

Amelini görme. Onlarla böbürlenme; bu hal sana yakışmıyor. Nefsi görmek, yapılan işlere karşılık beklemek iyi olmuyor. En iyisi bunları HAK’tan görmektir. Bütün işleri O’nun yardımıyla yaptığını anla; ona göre işlerini ayarla. (Abdülkadir Geylani, Fütühü’l Gayb (Gizliden Sesler), sf. 231, Tercüme; Abdulkadir Akçiçek, Alperen Yayıncılık )
Bu makale, Önce Vatan gazetesinde 25 Nisan 2007 tarihinde yayınlanmıştır.

Kuran'da Övülen Önemli Bir Mümin Özelliği: İnce Düşünceli Olmak 1

İnce düşünceli olmak, cennetin güzelliklerini ve ihtişamlı yaşamını umut ederek hayatları boyunca Allah rızası için yaşayan müminlerin sahip oldukları asil bir ahlak özelliğidir. Peki insan ruhunun zevk aldığı ve yaratılışına uygun olan bu ahlakın tüm müminler tarafından yerine getirilmesi gereken yönleri nelerdir?

Müminlerin İnce Düşünceli Ahlaklarından Örnekler

Kuran ahlakına sahip müminler, son derece kaliteli, kibar, nezih ve ince düşüncelidirler. Bu ince düşünceli ahlakları birbirinden farklı pek çok üstün tavra vesile olur.

Fedakarlık

Nefsinin sonsuz isteklerine aldanmayarak daima vicdanının sesini dinleyen bir mümin, diğer müminlere karşı fedakar ve ince düşünceli davranır. Fedakarlığın kazandırdığı bu ince düşünce, kendi ihtiyaçlarından önce sevdiklerininkini düşünen derin bir sevgi ve düşkünlük şeklinde kendini gösterir. Kuran’da, Peygamber Efendimiz (sav) ile birlikte Mekke’den göç eden muhacirler ile Medine’de onlara yardım eden müminler (ensar) arasındaki bu fedakarlık şöyle bildirilir:

"Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. " (Haşr Suresi, 9)

Ayette haber verildiği gibi ince düşünceli bir mümin kendi haklarından feragat ederek önceliği her zaman diğer mümin kardeşlerine verir, onların isteklerini daha önemli ve acil görür. kendininkilerden daha üstün tutar. Bu ahlak seviyesi imanın, teslimiyetin ve Kuran’da emredilen kardeşlik duygusunun en yüksek hallerindendir.

Güzel Söz Söylemek

"… Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir..." (İbrahim Suresi, 24-25) ayetleriyle Yüce Allah Kuran'da insanların birbirlerine güzel sözler söylemelerini, güzel hitaplarda bulunmalarını emretmiştir. Bu, Kuran ahlakının bir gereğidir. Sonsuz merhamet sahibi Yüce Al-lah'ın bu emrini büyük bir titizlikle uygulayan müminler; birbirlerine, derin sevgi duyduklarını ifade eden gönül alıcı sözler söyler, en güzel hitap şekillerini kullanırlar. Ayrıca birbirlerine karşı asla kötü lakaplar da kullanmazlar. Çünkü Yüce Allah mümin kullarına sözün güzel ve hoşa gidenini söylemelerini emreder ve tersi bir yaklaşımdan müminleri sakındırır. (Hucurat Suresi, 11) Müminler sadece kendi aralarında değil herkese en güzel şekilde hitap ederler. Müminler Yüce Allah’ın emrettiği bir ince düşünce örneği olarak kötü söz sarf etmekten şiddetle kaçınır, insanlara en güzel şekilde hitap etmek için gayret gösterir ve bunu ibadet olarak yaparlar.

Bunun en güzel örneklerinden biri de Kuran’da Yüce Allah'ın Hz. Musa'ya, Firavun'a tebliğe giderken "Ona yumuşak söz söyleyin", (Taha Suresi, 44) şeklindeki emridir.

Misafir Ağırlamak

Her an güzel ahlak göstermekle mükellef olan bir mümin, evine konuk olan bir kişiye de kim olursa olsun, hangi mevkide ya da kaç yaşında olursa olsun hürmetle, sevgi ve saygıyla yaklaşır. Her hareketiyle karşısındaki insana değer verdiğini hissettirir. Bu ahlakından karşısındaki kişi kadar kendisi de çok fazla zevk alır. Kuran'da Hz. İbrahim'in konuklarını ağırlamasında da adaba ve ince düşünceye dair çok güzel örnekler vardır. Ayetlerde bu konu şu şekilde haber verilmektedir:

"Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi? Hani, yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk." Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi. Derken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz" dedi." (Zariyat Suresi, 24-27)

Ayette de bildirildiği gibi, Hz. İbrahim'in ikramı, ikram ederken kullandığı nezaketli ve kibar üslubu, misafirlerine hiç sezdirmeden hemen hazırlık yapması, ikramda en hoşa gidecek lezzetli yiyeceği seçmesi, Müslümanların misafirlerine ikram şekillerindeki inceliğin ve yüksek nezaketin anlaşılması açısından çok güzel bir örnektir.

Başkalarının Eksik ve İhtiyaçlarını Tespit Etmek

Yüce Allah Kuran'da müminlerin peygamberlerden örnek almaları için peygamberlerin yaşamlarındaki pek çok ince düşünce örneklerinden haberler verir. Bu güzel ahlak örneklerinden biri de ihtiyaç içinde olan kişinin bu gereksinimlerini o dile getirmeden dikkatle gözlemleyip tespit etmek ve o kişiye –şartlar imkan veriyorsa sezdirmeden- yardım etmektir. Kasas Suresi’nin 23 ve 24. ayetlerinde, Hz. Musa’nın dikkati ve ince düşünceli hali müminlere örnek olarak bildirilir. Hz. Musa kavminden ayrıldıktan sonra, suyun başında çobanlar bulunduğu için sakınarak geride bekleyen iki hanımla karşılaşmış ve onlara yardımda bulunmak amacıyla sürülerini sulamıştır. Ayetlerde şöyle buyrulur:

"Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları su başına götürmekten çekinen) iki kadın buldu. Dedi ki: "Bu durumunuz ne?" "Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır" dediler. Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım." (Kasas Suresi, 23-24)

Ayetlerde de bildirildiği üzere Hz. Musa iki hanımın mağduriyetlerini ve ihtiyaçlarını hemen fark etmiş, sonra da hiç duraksamadan, ne yapması gerektiğinin bilinciyle "hemen" hanımların yardımlarına koşmuştur.

Bu makale, Önce Vatan gazetesinde 26 Ocak 2008 tarihinde yayınlanmıştır.

Cumartesi

Müminlerin Samimi Nefis Eğitimleri

Kuran ahlakını yaşamaya kararlı olan bir insan Allah (cc)'ın emirlerini uygulama konusunda son derece titiz olur. Allah (cc)’ın Kuran’da bildirdiği ibadetleri yerine getirmesiyle birlikte, vicdanına uyma konusundaki gücü ve duyarlılığı artar ve samimi olarak güzel ahlakı yaşar. Bu ahlak elbette müminin nefsini eğitmesiyle birlikte gelişir ve derinleşir. Nefis eğitimi iman edenlerin hayatları boyunca sürdürdükleri çok değerli bir ibadettir. Yüce Rabbimiz’in Kuran’da "İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır." (Bakara Suresi, 207) ayetiyle bildirdiği müminlerden olmak için her Müslümanın gayret göstermesi gerekir.

Her insanın din ahlakını tanımadan önce alıştığı bir yaşam şekli ve kişiliği olabilir. Ancak din ahlakı yaşanmaya başlandığında Kuran ahlakına uygun olan iyi huylar Allah (cc)'ın rızası için yaşamaya niyetle devam ettirilmeli, Kuran ahlakına uymayan yönler ise samimiyetle tespit edilip terk edilmelidir. Allah (cc) Kuran’da müminlerin nefislerini arındırmalarının önemini ve bunun, onların ahiretteki konumlarını belirlediğini şöyle haber vermektedir:


"Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 7-10)

Müminlerin Allah (cc)'ın rızasını kazanmak için nefislerini eğitmeleri sonucunda Allah (cc)’ın hoşnut olacağı çok üstün bir ahlak ortaya çıkar. Nefislerini eğiten müminlerin Allah (cc) korkusu ve sevgisi çok güçlü ve derindir. Bu derinliği yaşayan bir mümin son derece fedakar, cömert, dürüst, adil, merhametli, cesur, güçlü karakterli olur. Hayatı boyunca her olay karşısında bu seçkin ahlak özelliklerini samimi bir gayret ve istekle yaşayan bir mümin ahirette Allah (cc)’ın rızasını, rahmetini ve cennetini umar. Yüce Rabbimiz’e duyduğu aşk derecesindeki sevgi nedeniyle Allah (cc)’ın çok razı olacağı, güzel ahlaklı bir insan olmak için kendisini eğitir.

Değerli İslam büyüğü, devrinin müceddidi kabul edilen İmam Gazali Hazretleri de Müslümanların nefis mücadeleleriyle ilgili çok önemli tavsiyelerde bulunmuştur:

… İyi huyları mücahede (gayret), riyazetle (nefsi kırmayla) elde etmek: Bundan şunu kastediyoruz. Mutlu olan ahlakın icap ettirdiği hareketleri, amelleri nefse zorla yaptırmak. Mesela: Cömertliği arzu eden kimse cömert olma hareketini yani dağıtmayı bol bol yapmakla elde eder. Hiç durmadan çalışıp, nefisle mücadele edip, azim ettikten sonra artık o hareket insanın tabiatı icabı olur. Onu yapmak kendisine kolaylaşır ve cömert olur. Tevazu huyunu elde etmek isteyen kimse de aynen böyledir. Nice mütevazi kişilerin yaptığı hareketleri dikte edip uzun bir müddet onlara çalışır. O aynı zamanda nefsiyle de mücadele eder. Ta ki o fiiller kendisinin itiyatları (alışkanlıkları) haline gelir ve huyları arasına girer… Bundan sonra tevazu yapmak kolaylaşır. Diğer iyi huylar da aynen böyledir. Bu prensiple elde edilir… Neticede yaptığı o fiiller insana zevk verir. Mesela cömert, yaptığı cömertlikten, verdiği mallardan zevk alan kişidir. İstemeyerek veren kişiye cömert denmez. (İslam Ahlakı, İmam-ı Gazali s. 69-70)

Her insan, samimi olarak yaklaştığında nefsinin kötü yanlarını görebilecek kadar basiret sahibidir. Bir insan kötülük yaptığında kendi kendine ne kadar mazeret sunsa da aslında bunu bilebilecek bir ferasete sahip olduğu Kuran'da bildirilmiştir. (Kıyamet Suresi, 14-15) İman edenlerin diğer insanlardan farkı, samimi yaklaşarak nefislerindeki kötü yanları iyi tespit edip, görebilmeleridir. İhlasla yaptıkları uygulamalarla son derece seçkin bir ahlakı yaşamaya başlayan bir müminin tek ölçüsü Kuran ahlakıdır ve örnek alacağı kişiler de Allah (cc)'ın Kuran'da örnek olarak gösterdiği elçiler ve salih müminlerdir. Rabbimiz Kuran’da nefsinin bencil tutkularından korunan, onu kötülüklerden arındıran tüm müminleri şöyle müjdelemektedir:

"... Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Teğabün Suresi, 16)


"Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir." (Nazi’at Suresi, 40-41)

İman edenler sürekli olarak şevkle sürdürülen nefisle mücadelelerinin ve eğitimlerinin sonucunda veli karakterli insanlar olmayı umar, cennette Peygemberlerle ve salih müminlerle birlikte olabilmek için de Allah (cc)’a dua ederler.

Müminlerin İmani Derinliği

Müslümanlar tüm hayatlarını Allah (cc)'ın rızasını kazanmaya adamış, cennete ulaşma umudu taşıyan, samimi insanlardır. Bu amaçları onları her an canlı, şevkli ve uyanık tutar. İçinde bulundukları şartlar ve ortam değişse de onların bu imani derinlikleri hiç değişmez; samimi, şevkli, Allah (cc)'a karşı teslimiyetli tavırlarını korurlar. Allah (cc)'ın emir ve yasaklarına karşı hassasiyetlerini her an muhafaza ederler. Allah (cc)'a samimi olarak iman eden bir insan, tüm olayların Allah (cc)'ın kontrolünde ve Rabbimiz'in belirlediği kader doğrultusunda işlediğine kesin olarak iman eder, her zorluğun ardından mutlaka bir kolaylığın yaratılacağına inanır. Allah (cc) bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:


"Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. " (İnşirah Suresi, 5-6)


"... Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir." (Talak Suresi, 7)

Müslümanlar, Allah (cc)'ın sözünün mutlaka gerçekleşecek bir vaat olduğuna kesin olarak inandıkları için, daha en başından bir olayın tüm evrelerinde mutlaka güzel gelişmeler olacağına ve bu olayın en hayırlı şekilde sonuçlanacağına inanırlar. Bu, Allah (cc)'a kesin bir bilgiyle inanan ve Kuran'ın hak kitap olduğunu bilen insanların iman şeklidir. İmanlarındaki bu kesin kararlılık sayesinde Müslümanlar, dünya hayatında her an canlı, şevkli, imanın getirdiği güzel bir coşku içinde yaşarlar. Allah (cc)'ın Kuran'da bildirdiği gibi "hayırlarda yarışan", sürekli güzel ahlak için çaba harcayan bir karakter gösterirler. Müslümanların bu şevkli yapısı ayetlerde şöyle haber verilir:


"Rabbinizden olan mağfirete ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır." (Al-i İmran Suresi, 133)


"Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz." (Al-i İmran Suresi, 200)


"Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır." (Al-i İmran Suresi, 114)

Gerçek Müslümanlar Allah (cc)'ın rızasını kazanmakta ve güzel ahlakta gösterdikleri şevk ve heyecan ile diğer insanlardan ayrılırlar. Allah (cc)’a böyle güçlü bir iman ile iman eden bu üstün ahlaklı kimseler, hangi şart altında olurlarsa olsunlar, Allah (cc)'ın emir ve yasaklarını korumakta; Kuran ahlakını uygulamakta hiçbir şekilde taviz vermezler. Çünkü kalplerindeki saygı dolu korku ve derin bağlılık, Allah (cc)'ın beğenmeyeceği bir tavrın gösterilmesini kesin olarak engeller. Aynı şekilde Allah (cc)'ın razı olacağını bildirdiği ahlakı eksiksiz olarak yaşama konusunda da büyük bir şevk ve azim ile hareket edilmesini sağlar. Kuran'da salih müminlerin Allah (cc)'a karşı olan saygı dolu korkuları şöyle ifade edilmiştir:


"Ve onlar Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21)

Bir başka ayette ise Allah (cc), en güzel dinin, ‘kendini Rabbimiz'e teslim edip, Allah (cc)'a bir olarak iman eden kimselerin dini olduğunu’ belirterek, kayıtsız şartsız bir bağlılığın ve iman derinliğinin önemini şöyle hatırlatmıştır:


"İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir." (Nisa Suresi, 125)




Müminlerin Dünyaya Bakış Açısı

Allah (cc) Kuran’ın "Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve (eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi." (Ankebut Suresi, 64) ayetiyle dünya hayatının kalıcı değil, geçici bir hayattan ibaret olduğunu bildirmiştir. Dünya hayatında tanınan ömür süresi, insanların denenmesi, iman edenlerin eksikliklerinden arınması ve eğitilerek cennete layık olacak bir ahlaka ulaşması, inkar edenlerin de kötülüklerinin ortaya çıkması içindir.

Allah (cc)’a kesin bir imanla iman eden bir müminin dünyaya bakış açısı, Kuran'da haber verilen bu önemli gerçekler üzerine kuruludur. İman sahibi bir insan dünyaya bağlanmaz, aksine sonsuz ahiret hayatı için sürekli bir hazırlık içinde olur. Ayrıca Kuran'da haber verilen, "... İnsanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56) ayeti gereği, dünyada bulunma amacının her şeyden önce "Allah (cc)'a kulluk etmek" olduğunu bilerek hayatını sürdürür.

Allah (cc)'a kulluk etmek, bir insanın tüm hayatını kapsayan bir ibadettir. Samimi bir imana sahip bir mümin, tüm yaşamını Rabbimiz'e kulluk etmekle geçiren, yalnızca Allah (cc) için yaşayan, Allah (cc) için çalışan, kendisine verilen tüm imkanları yine sadece Allah (cc)’ın rızasını kazanmak için kullanan insandır. Kuran'ın, "Şüphesiz Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık." (İnsan Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği gibi Allah (cc)'ın, dünya hayatını insanı denemek için yarattığının bilincindedir.

Allah (cc), dünya hayatının bir denenme yeri olduğunu ve bu hayatın aldatıcılığını bildirmiş ve insanları bu konuda uyarmıştır:

Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın... (Fatır Suresi, 5)

Dünya hayatı, Kuran ayetlerinde bildirildiği gibi; "bir oyun", "tutkulu bir oyalanma", "bir süs", "insanların arasında bir övünme konusu", "mal ve çocuklarda bir çoğalma tutkusu"dur. Ancak yeryüzü üzerinde hiçbir şey zamana karşı koyamaz; ne güzel evler, arabalar, mekanlar, manzaralar, ne de genç, güzel ve makam sahibi insanlar... Yeni olan herşey kısa sürede eskir, genç olan herkes yaşlanır, güzel olan yıpranır ve hatta zamanla tanınmaz hale gelir. Yine en değer verilen eşyalar zamanla tahrip olup değerlerini yitirir. En mutlu anlar hızla geçip tarih olur, en güzel lezzetlerden eser kalmaz. Biraz zaman geçtiğinde insan neredeyse bunları hiç yaşamamış gibi hisseder. Dikkat edilirse tüm bu dünya nimetlerinin ortak yanı, hepsinin de sınırlı ve geçici zevkler olmalarıdır. Bu nedenle dünya üzerinde hırs ve tutku ile bağlanılabilecek hiçbir şey yoktur. Herşeyden evvel ne insanın et ve kemikten oluşan yapısı, ne de dünyadaki diğer malzemeler buna uygun yaratılmamıştır. Bunlar cennetteki nimetlerin çok eksik birer kopyası olarak, ahireti hatırlatmak amacıyla var edilmişlerdir.

İşte bu önemli gerçeği kavrayan iman sahibi bir mümin, dünya üzerindeki tüm nimetlerden yararlanır ama -dünyaya aldanan insanlardan büyük bir farkla- bu nimetlere karşı bir hırsa kapılmaz. Hiçbir zaman için elindekileri sahiplenmez, aksine kendisine verdiklerinden dolayı her an Rabbimiz'e karşı şükredici bir tavır içerisinde olur. Yeryüzündeki tüm mülkün asıl sahibinin Allah (cc) olduğunu unutmaz.

Müminleri, gaflet içindeki insanlardan ayıran en büyük farklardan biri, Müslümanların, Kuran'ın "... çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar" (İnsan Suresi, 27) ayetinde belirtilen gerçeğin bilincinde olmaları ve dünyaya değil, ahirete yönelik bir hazırlık içinde bulunmalarıdır.

Allah (cc) bu samimi davranışlarına ve dualarına karşılık olarak, onlara hem dünyanın hem de ahiretin tüm güzelliklerini ve nimetlerini vereceğini bildirerek müminleri müjdelemiştir:

Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 148)

Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 64)